Oyun Çalışmaları- OÇA Dayanışma Ağı’nın çıkış noktası şuydu: “Nasıl oynadığımız değişirse, dünya değişir.” Çünkü savaş da barış da içinde birer oyun dinamiği taşır. Peki biz nerede ve nasıl oynuyoruz? Her şeyden önemlisi: hâlâ oynuyor muyuz, oynadığımızın farkında mıyız?
Bu mottoyla 2015 sonbaharında yola çıkıp önce bir kampüsün bahçesinde, sonra her yerde oynamaya başladık. Gittiğimiz her yerde bir oyun oynama çemberi kurma ve hikâye anlatma ortamı oluşturmaya başladık; buna da Seyyar Şenlik dedik. Hayalimiz, herkesin birer çember kurucusu olmasıydı. Nasıl bir kurucu? Hiyerarşik bir üstünlük kurmayan, denk ilişkiye davet eden ama bu denk ilişkide ışık olabilen bir kurucu…
Hayli de yol kat ettik. Birçok insanın özne olarak aktif rol aldığı bir ağ olduk.
Ben ara ara uzun yolculuklara çıkar oldum. Bu yolculuklara “sefer” dedim; çünkü bir fetih gerçekleştiriyorum, bir başkası ile aramızdaki uzaklığı yıkan, bana içime doğru bir katman açan, tanıklığı sahiplenen bir fetih. Dışarıdan bakıldığında bir başkasına gidiyormuşum gibi görünse de aslında kendi içimde yollar açıyorum. Her seferde “şurada Seyyar Şenlik, burada Seyyar Şenlik” diye postlar paylaşıyoruz. Ama bu kez hafızada daha kalıcı bir yer edinmesini, kurulan bağlantıların daha görünür hâle gelmesini istedim. Çünkü bizim tuttuğumuz bu yol bir hobi ya da meşgale değil; bir yaşam tarzı. Ve bu yaşam tarzının doğrudan anlamaya olanak sunduğunu düşünüyorum. Bu sebeple, bu uzun dokümanda Efruze Esra yolcusunun OÇA Dayanışma Ağı’nda edindiği düstur ve oyunlarla — yine ekseriyetle bu ağ sayesinde temas kurduğu kişi ve yerlere gidişini — ve bu sırada bir yandan OÇA ve Anlamlı Öteki’de devam eden çevrim içi programlara dair bir özeti okuyacaksınız.
Yolculuğuma, evim diyebilidiğim Bursa’dan çıkarak başladım. Ailem beni güzelce uğurladı, annem “İyi yaşayarak dönesin,” dedi. İlk durağım İstanbul oldu. Burada Selamsız Sahası, Sevgi Evi Sahası ve Barış Çemberi- Miro Atölyesi gerçekleştirdim.
Selamsız ve Sevgi Evi sahalarında hem gönüllü ekip arkadaşlarıyla hem de çocuklarla bir araya geldik. Vakit bahar karşılaması etkinliği yapmak için biraz geç olmuştu ama biz, vakitleri kendimize uydurmakta özgür bir ekip olduğumuz için marteniçkalarımızı yaptık, dileklerimizi diledik.
Selamsız’da bir çocuk “Ne diledin?” diye sorduğunda,
“Dünya barışı ve sizin okumanız,” dedim.
“Öff, yine mi aynı şey,” dedi. 😊
Son birkaç yıldır bu bileklikleri yaparken aynı dileği dilemeye devam ediyorum. Bu dileğim baki; onun gerçekleşmesi için eylemlerimize de devam ediyoruz.
Çünkü isteğim bu yönde: toplumsal iyi oluş ve eşit yurttaşlık.
Ayrıca Barış Çemberi- Miro buluşmasını gerçekleştirdik. Barış Çemberi, varoluş amacımı bir nişaneye çevirdiğim çalışmanın adı. Dilerseniz, bu süreci anlatan programı MuseBirdsMedya kanalından dinleyebilirsiniz. Bu buluşmada “özde aynı olan” fikri üzerine çalıştık. Barışa engel ya da barışa destek olan aynılık, farklılık, kimlik ve sınırlar meselelerini konuştuk. Miro’yu, Selçuk Kozağaçlı’yı ve Deem Zurub’u andık.
Biri, 90 yıllık ömründe kendini resimle özgünce ifade etmiş bir sanatçı ve benim gibi nice insana anlaşılma alanı açtı. Diğeri, haksızlıklara karşı mücadele eden, anlatım gücüyle tanınan bir hak savunucusu ve yıllardır hapiste olan bir avukat. Bir diğeri ise Gazzeli, genç bir ressamdı; vefat edenlerin resimlerini çizerdi, vefat etti. Biri doğdu, diğerleri öldü — hepsi bu buluşmanın olduğu günlere denk geldi. Bu hafızayı Barış Çemberi içinde taşıdım; katılımcı dostlarla çemberi tuttuk. Ben de ertesi gün yolculuğuma devam ettim.
Uçakta defterime barış üzerine notlar alırken yanımda oturan kadın söze girdi, ne yazdığımı sordu. “Barış” deyince, “İçsel barış olmadan barış mümkün değil,” diyerek kendi deneyiminden bahsetti. Hasta bakıcıymış, varlıklı kişilere yatılı olarak bakıcılık yapıyor ve hayat düzenini bu şekilde kurmuş. Aslında Muğla’da bir evi var ama işi gereği farklı şehirlerde yaşıyor. Uçakta, son işinden yeni ayrılmıştı. Çünkü İstanbul’da, en zengin semtlerden birinde çalıştığı evde, ev sahibinin sevgisizliğine ve bunu dışa vurma biçimine artık katlanamamış. “Bu kadına kimse yardım edemez,” dedi. “Zaten İstanbul’da onun evinde uzun süre çalışan kimse kalmamış, herkes başka şehirden geliyor ama kimse de uzun süre duramıyor.” Sürekli eleştiren, cimri biri olduğunu anlattı. “Çorbaya doğrayacağı eti yirmi küçük parçaya ayırıyor, çorba yenmeyince eti süzüp dolaba koyuyor, ertesi gün tekrar çorbaya katıyor,” dedi.
Sarı saçlı, estetikli ve makyajlı olan bu kadın, Allah inancına laf edildiğinde “İmansız bir insana iyiliğim dokunsun istemiyorum,” diyerek işi bırakmış. Şimdi Ankara’dan önemli bir yaşlı kişiye eşlik etmesi için teklif almış, onunla şehir şehir gezebilir.
Bakım veren olmak… Bakım almak ve vermek çok temel bir hak. Bu hak sistemle de desteklenmeli ki kimse kimsesiz kalmasın ama mevcut sistem bunu sadece parası olanın erişebileceği bir hizmete dönüştürüyor. Üstelik parası olanlara bile tahammülün bir sınırı var. Kadının anlattığına göre, çocukları tarafından tahammül edilemeyen, çok yaşlı ve zengin insanlar var. Ama kadın, “Çocukları da haklı, ne vermişler ki ne alsınlar?” dedi. Para ilişkileri düzenleyebilir ama sevgisizlik her şeyi bozar mı?
Hayat sevgiden yoksunlukla ilerliyor ve bu fark edilmeden yaşanıyor. Barış çemberi için notlarımı alırken bu sohbetten “bakım hakkı” ve “sevgi bağı” üzerine düşünceler çıkardım.
İstikamet Fethiye’ydi. Burada öğretmenlik yapan iki güzel insanın okuluna misafir oldum. Gönüllü olarak derslere katıldım, çocuklarla toplumsal iyi oluş, birlikte yaşam ve iletişim üzerine etkinlikler yaptık. Bir yabancının dışarıdan gelerek gönüllü biçimde katkı sunması bile başlı başına kıymetliyken, biz birlikte biraz daha derinlere inmeyi başardık.
Ardından Masal Festivali ve Yörük Şenliği’ne katıldım. Bu kültürel aktarım etkinlikleri, idealist bir okul müdürü ve öğretmenlerinin çabasıyla hayata geçmişti. Bir köy okulunda, masal kitabı yazarı olan öğrenciler kendi kitaplarını imzaladı. Profesör, akademik kimliğini bir kenara bırakarak masal anlattı, oyuna katıldı. Saz ustaları sahne aldı, deveyle temsili bir Yörük göçü gerçekleştirildi.
Bu etkinlikte bulunmak; hem kültürel belleğe destek vermek hem toplumsal iyi oluşu büyütmek hem de bir halkı daha yakından tanımak adına çok değerliydi. Özellikle bölgenin yerlisi olmayan öğretmenlerin inisiyatif alarak sunduğu sanatsal katkılar takdire şayandı. Halkın oyuna gönülden katılması, saz ustalarının gösterdiği ustalık ve gördükleri saygı da bir o kadar ilham vericiydi.
Ben de etkinliğe bol bol oynayarak, genç yazar çocukları destekleyerek ve “Sihirli Kuşun Büyüleyici Öyküsü”nü anlatarak katıldım. Bir parçası olmak, eşlik etmek; ülke sevgimi büyüttü, içimdeki yurdu genişletti.
Bu seferleri bir tatil gibi değil; başka bir yerde kendini yeniden yaşamak, yaşamı yeniden deneyimlemek olarak görüyorum. Bu nedenle sabit programlarım ve sorumluluklarım yolculuk sürecinde de devam etmeye çalışıyor. Her ne kadar bazılarını evdeki gibi sürdüremesem de bazılarını elimden geldiğince sürdürüyorum. Bunların başında 1001 Kitap Kulübü ve Dayanışma Çemberi Buluşmaları geliyor. Bu yüzden yolculuğumu anlatırken bu alanları da hafızaya kaydetmek istiyorum.
Fethiye’de bulunduğum sırada, Anlamlı Öteki platformunda organize ettiğimiz iki Dayanışma Çemberi’ne katıldım. Bunlardan birini sevgili Umay yönetti. Ernesto Sabato’nun Direniş eseri üzerinden bir okuma gerçekleştirdi. Programa çoğunlukla Z kuşağından katılım vardı, ama Y ve X kuşaklarından da katılanlar oldu. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum; çünkü birbirimizi görebileceğimiz, anlayabileceğimiz ve kuşaklar arası geçiş sağlayacak örgütlenmelere çok ihtiyacımız var. Bu kopukluk, anlayışsızlığa ve dayanışma imkanının yitirilmesine yol açıyor. Umay’ın yürüttüğü buluşma, Z kuşağının kendisini anlatabildiği bir alana dönüştü. Saraçhane olayları bağlamında, katılımcılar kendi deneyim ve hislerini paylaştı. Bu şahitlik hali benim için oldukça genişleticiydi.
İkinci Dayanışma Çemberi programı ise sevgili psikolog arkadaşımız Buket tarafından yürütüldü. Sanatsal bir farkındalık çalışmasıyla kendimize döndüğümüz, kendimize baktığımız bir alan açtı. Bu çalışmada sadece kendim için bir şey çizmeye müsaade edebilmem ve bunun zorlayıcılığı benim açımdan çok kıymetliydi. Çalışmaya katılan bir arkadaşımız şöyle dedi: “Bugün o kadar üzüldüm ki az kalsın kalp krizi geçireceğim sandım. Bu buluşma çok iyi geldi.” Gerçekten de birbirimize nefes alanı açmak, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri.
Önümdeki durak Denizli’ydi ve elimde, 1001 Okumaları kapsamında Sevim Burak’ın Yanık Saraylar adlı kitabı vardı. Kitaba kendimi tam olarak veremedim; yine de Zoom buluşmasına katıldım. Bir şeyler söylemem gerekirse, kitap ağırlıklı olarak kadın karakterlerin içsel ve dışsal mücadelelerine odaklanan öykülerden oluşuyor diyebilirim. Gerçek dünyanın sert koşullarına karşı, hayallere sığınarak bir direniş gösteren karakterler var bu öykülerde. Belki de tam da bu tavra eleştirel baktığım için, metinle aramda bir mesafe oluştu ve esere tam anlamıyla giremedim.
Denizli’de gönüllü ekip arkadaşımızın yönettiği bir Aktepe sahamız var. Ayda bir çocuklarla buluşmaya çalışıyor. Hem saha oldukça yeni hem de dostumuz burada tek başına, bu yüzden henüz bizim için “bebek” bir saha diyebilirim. “Saha” dediğimiz şey şu: Gidiyoruz bir park alanına ve orada çocuklara hikâye anlatıyoruz. Tüm bu toplumsal güvensizlik ortamına rağmen, bir yabancının açık bir kamusal alanda çocuklarla buluşması ve onlara hikâye anlatması başlı başına bir meydan okuma aslında.
Benim de başlangıcında yer aldığım bu sahayı ziyaret etmeyi planlamıştım. Biz buluştuk ama yağmur bastırınca o gün sahaya gidemedik. Biz kendi dostluk ihtiyacımızı giderdik. Ertesi gün yeniden denedik. Bu kez başka bir arkadaşımla eşlik ettik birbirimize. Fakat biz daha Denizli sokaklarında oynayarak yürürken, aniden bastıran yağmur sahaya gidemeyeceğimizi anlamama yetti.
Yağmur iyice şiddetlendiğinde gözüm bir dükkân tabelasına ilişti. Daha tabelaya tam bakamadan içeriden bir kadın çıktı ve “Buyurun, yukarı çıkın” dedi. Burası bir dükkân değil, meğer bir dondurma imalathanesiymiş. Bizi içeri davet ettiler, çay ikram ettiler. İçeride bir kadın ve bir çocuk vardı, arada bir adam da selam verdi. Kadınla çocuk muhtemelen nine ve torundu.
Çantamda birkaç parça kâğıt vardı. Dördümüz birlikte origami yaptık: kayık, kedi, köpek, ev, balık, ağaç, elbise, kuş… Sonra birlikte bir hikâye kurduk. Kurduğumuz hikâyeyi geri anlatmak benim cambazlığımdı. Evinden çıkıp yeni yerler görmek isteyen ve sonunda kendine yeni bir ev kuran birinin hikâyesi döküldü dilime. Kadının gözlerinde bir damla yaş belirdi. Güzelce teşekkür edip ayrıldık oradan. İşte bu da bir sahaydı. Bir yabancıyla başka bir yabancının buluştuğu, dokunabildikleri kadar birbirine dokunduğu… Orada olan ve orada kalan, derin bir an.
Sonra yolum Aydın’a ve İzmir’e vardı. Buralarda önce kendi kök hikayemin peşine düştüm, Buraya ölmeye gelmiş büyük dedemin mezarını ve ondan geriye kalan akrabalarımı ziyaret ettim. Coğrafya değişince başka bir kültüre dağılmamızı ama özdeki birliği deneyimledim.
Aydın’da OÇA’ya ve Barış Çemberine çok güzel muhabbeti olan, doktor bir ailenin evine misafir oldum. Evin köpekleriyle oynadım, genç kızlarıyla resim yaptım. Sırrı Süreyya’yı anmak için Beynelminel filmini izledik. Yabancılık neydi sahi? Güvenin ne kadar nadir ve değerli olduğunu kim öğretmişti bize? Ya insana dair güvensizlik bilgisinde bir yanlışlık varsa? O evde yediğim tahinli pide ise ayrı bir güzellikti. Yine trene bindim ve bu sefer Selçuklu’da indim. Burada da da yine kendi çekirdeğini kendince genişletmiş güzel bir aile karşıladı beni; onlara tanıklık ettim. Birlikte Meryem Ana’ya gittik. Misafir olduğum ailenin çocuğu, Hristiyan arkadaşlarıyla ayine katıldı; bu onların buluşma şekliymiş. Biz yetişkinler ise o sırada kahve içtik. Başka bir kültürde, yaşlılar ve gençlerin nasıl bir arada vakit geçirdiği üzerine sohbet ettik.
Sohbetten bana kalanlar şunlardı: Bizde bir şeyler kopmuştu ve buna çok üzülüyorduk. Kuşaklar arası kopukluk, aktarımın ölmesi, duygusal mirasın anlamsız bir yük gibi kişinin üzerinde kalması, bağsız ve zombi varlıkların peyda olması gibi sorunlara yol açıyordu. Aynı dönemde yaşayan farklı kuşaklar arasında gerçek bir geçiş, bir iletişim yoktu. Ne kadar güçlü olursa olsun, bu nasıl bir birlikti ki?
Bu durum, her kuşağın yalnız ve zor bir mücadeleye terk edilmesine, huysuz ve haklı olmalarına neden oluyordu.
İzmir’de, içimdeki barışa çiçek eken güzel bir dostumla iki tren arası buluştuk. Birbirimizin sırtını sıvazlayıp, eksiklerini tamamlayıp vedalaştık. Ardından 15-16 saat sürecek uzun bir yola çıktım. Yavaş tren, hem iklim dostu hem ekonomik olmasıyla benim için acele etmeme karşı bir direnç gibi. Ancak trenin ekonomik olması, bu deneyimi bazen konfordan çıkarıp bir yoksulluk hikayesine dönüştürebiliyor. Belki aynı restoranda yemek yemeyeceğiniz insanlarla aynı vagonda yolculuk ediyorsunuz, üzerinize kirli kokular siniyor. Bazılarının kaçak bindiğini, yakalanmamaya çalıştığını fark ediyorsunuz. Bazıları size bir şeyler satmak istiyor, kimileri yaşlı ve uçaktan korkuyor. Bu treni birçok açıdan derinleştirici buluyorum; çünkü burada her şeyi belirlemek mümkün olmuyor. Böylece karşılaşma ihtimali ve çeşitlilik artıyor.
Konya’da ilk durak Hz. Mevlana’ya ziyaretti. Sonrasında camiye geçtim. Bir köşede tespih çekerken, küçük bir oğlan çocuğu elindeki Yasin’i getirip “Bunu oku” dedi. “Teşekkür ederim, okumak istemiyorum,” dedim. Cevabımı kabul etmedi ve “Bunu oku,” dedi. Dayatmalara karşı dirençliyiz; tekrar “Teşekkür ederim, şu an Yasin okumak istemiyorum,” dedim. Bu cevabım onu rahatsız etti. “İstersen sana kitap okuyabilirim,” dedim. Elif Ayla’nın Tarhana kitabını okudum. Başta uzak durdu, sonra yaklaştı, bazı desenleri garipsedi: “Bu ne be?” dedi, ama hoşuna gitti. Kitap yarıya gelmeden kendisini kitaba bıraktı. O sırada bize şeker ikram eden birinin teklifini reddetti; ben kabul ederek bir şeker aldım. Kitap bittikten sonra, “Şekeri bana versen?” dedi. “Olur,” dedim. Benimle kitap okuduğu için teşekkür ettim; henüz onda karşılığı yoktu. Aktardığım bu durum da benim için bir yargı değişikliğiydi. Bu vakit boyunca bir köşede olan annesi, ben çıkarken yanıma gelip, “Oğlumla vakit geçirdiniz, hakkınızı helal edin, teşekkür ederiz.” diyerek bir tespih verdi. Bordo tespih o ara en çok isteyeceğim şeydi; ben de almış oldum.
Konya’da, kendi halinde bir yaşam dünyası inşa etmiş, dost bildiklerimin yuvasında kaldım. Onların birbirlerini tamamlayan, tutan haline ve benimkinden çok farklı olan günlük akışlarına bıraktım kendimi. Bunun bana iyi geldiğini söyleyemem; hatta şöyle bir not aldım kendime: Herkesin hayatla baş etme yöntemi ve düzeni kendine has. Herkesin ayağı ayrı, ayakkabısı ayrı. Destek olmalıyız, destek olunmasına müsaade etmeliyiz ama başkasının ayakkabısıyla yürümeye kalkarsak düşeriz.
Burada, 1001 Kitap’tan Kemal Binbaşar’ın Cemo eseri vardı. Eseri olumsuz kaydettim defterime; yani bu konsepte okuyacaksan Yaşar Kemal’i tercih ederim, hem oralı olmadığı halde oralıymış gibi yazan biri var hem derdin içinde boğulmak filan… Anladık, sana zor da baksana dünyanın haline.
Konya’daki saha deneyimimiz zor ve önemliydi. Çok merkezde bir sokaktan geçerken, doğal akışta durduk ve gemi yaptık; çocuklar zaten hemen geldiler yanımıza. Birkaç kadın rahatsız oldu, sorguladı, tehdit etti ve bizi kovdu. Böyle söylediğimde sert olarak algılanan şey aslında çok doğal bir tepki. Çünkü mahallelerin görünmez duvarları ve sahipleri var; bu da bir tür güvenlik kaygısıyla oluşturulmuş ezber tavır.
Ben burada bir şeyle mücadele ediyorsam, o da mahalle sakinlerinin bana özel olmayan tavrıyla değil, kültürle olur. Çünkü mahrem alan ile şiddetin üretildiği kuytu köşe arasında bir fark var. Henüz insanlar olarak biricik sınırlarımızı kendimizin ve diğerlerinin güvenliğinden yana seçebildiğimizin garantisi yokken, mahallelerin kendi sınırları ve tercihleri diyerek güvenle çekilebilir miyiz? Bir toplumun buluştuğu ortak alan, ortak sınırı neresi olmalı, ne kadar olmalı? Birbiriyle hiç karşılaşmayan sokaklarda da bir absürtlük yok mu?
Bu sorularla yüzleşmek ve görünmez sınırlarla mücadele etmek bizi bazen “kötü” konumuna itebilir. Burada vicdan gerçekten “hangisi kötü” sorusu ile uğraşır, kötülük mü yoksa kötü birisi olma hissi mi. Bu arada, birçok sokakta ilk tepki bu şekilde olur. Eğer düzenli gidilirse, tanışılır, sınırlar yeniden yazılır.
Kendi halinde yaşamlarına şahit olduğum dostlarımın yuvasından ayrıldım. Eşlik ederken bana verilen aylaklık hakkının içinde kaybolduğumu ve aylaklığın bana göre olmadığını kendime not aldım. Hepimizin baş etme şekli başka; herkes kendine iyi geleni bulmalı ve bir başkasını ezmiyorsa, o yöntemi izlemeli. Benimki eylem… Ama sıkıştırmayan bir eylem. Ve geç kalıp sıkışarak koşa koşa trene yetiştim, Ankara’ya vardım. Yine beraber okuduğum, büyüdüğüm, ürettiğim bir dostla kavuştum. Biraz hasbihal, biraz çalışma derken Ankara’da bir Barış Çemberi buluşması gerçekleştirdik. Barış çemberinin ne olduğuna dair farkındalık oluşturacak temel bir atölye tasarlamıştım. Takdirle izlediğim Zübeyde’nin 5 Numaralı Atölyesinde bunu hayata geçirdik.
Program öncesi oldukça gergindim; bu benim gerçeğimdi. Barışa dair konuşmanın zorluğuna direniyordum. Yolculuğum tamamlanmadan, barıştan yana olmanın hiçbir zaman konforlu bir alan olmayacağı gerçeğiyle yüzleştim.
Ankara’da birlikte kaldığım farklı aile yuvalarının hepsinde; sevgi, kendin olma ve bir başkası için bir şey yapma derdi vardı. Her yuva, kendine ait bir dünya kurmuştu ve evet, barış içeriden dışarıya doğru büyüyen bir şeydi, tohumunda en çok sevgi ve emek bulunuyordu.
1001’in bu duraktaki eseri Drina Köprüsüydü. Moderatör arkadaşımız “vaktin yoksa okuma” dese de biraz göz attım, ama asıl olarak Zoom’daki anlatımlardan notlarımı aldım. Anlatılan, yalnızca bir taş yapı değildi; Osmanlı’dan Avusturya-Macaristan’a, savaşlardan salgınlara, farklı etnik ve dinsel kimliklerden insanları bir arada taşıyan bir tarih katmanıydı. Doğu ile Batı’yı, Müslüman ile Hristiyanlığı; fiziksel ve metaforik ayrılıkları hem birleştiren hem de ortaya çıkaran güçlü bir simgeydi. Güçlü ve ağır.
Ankara maceram böylece tamamlandı. Dostlar, uzun yollar, yeniden izlenen filmler, yıllar geçmiş aradan; değişen şeylere şahit oldum. Ama özde tutunduğumuz bir şey var: Birbirimizin evi olmak. Herkes, herkesin içinde bir ev bulabilir mi?
Güney Kurtalan Ekspresi’ne bindim, tren yolculuğum neredeyse 30 saat sürdü. Bu kadar uzun bir tren yolculuğu, farklı katmanları karşılaştıran bir altyapıya sahipti. Ama tam olarak öyle olmadı; çünkü bir yerden trene bir yaşlı adam ve çok sayıda çocuk bindi. Onların varlığı, vagonumuzun hep boş kalmasına yol açtı.
Yanlı davranmadan, doğrudan akışı anlatacağım: Yaşlı adama kimisi “baba”, kimisi “dede” diyordu; hepsi benzer yaşlardaki çocuklardı. Terliklerini çıkardılar, yedikleri her şeyin çöpünü etrafa attılar ve tüm vagona yayıldılar. Tuvalete dörder kişi birlikte girdiklerini ve içeride sigara içtiklerini, gelen şikâyetle duydum.
Çocuklara belirli bir mesafeden yaklaşmaya çalıştım. Çantamdaki, Konya’dan getirdiğim çikolata paketini gördüler; uzaktan onu istediler. Etrafı toplamaları karşılığında verdim. Sonuçta bu alan benim de yaşam alanımdı. Bir kültüre hemen müdahale edilmez, bunu biliyorum ama istismardan rahatsız olmak da hakkım diye düşünüyorum.
Çocuklar, birbirlerini dudaklarından öpüyorlardı. Konya sahasında sorguladığım şeyi, yol boyu uyanık kalarak yeniden sorgulamak zorunda kaldım. O vagondan kaçmadım. Çocukların bana karşı saldırgan hamlelerine, onlarla saygılı ve mesafeli bir yerden iletişim kurmayı sürdürerek direndim. Ama zihnimde tehlike çanları çalıyordu. Tehlikede olan kimdi? Ben mi, bu çocuklar mı, yoksa bu çocukların karışacağı toplum mu?
Dede mi, baba mı, her neyse… Onun hiçbir şey umurunda değil gibi görünüyordu. Hep arkada yattı. Bir görevli gelip, “Bak amca, burası Hindistan değil, böyle çocuk bakılmaz, kimse kalmadı vagonda, bir şey de çocuklara,” dedi. O ise yalnızca, “Ben onlara kurban olurum, onlar benim canım,” diyebildi ve ardından yeniden uyumaya, dışarıyı izlemeye devam etti.
Sorumluluk almayan sevgi, gerçekten sevgi midir? Toplumla ilişkisini hiç düşünmeden yapılan koruma, gerçekten koruma sayılır mı? Yoksa bu, sadece kolayına gelen bir umursamazlık hali midir? Tartışmamız ve meydan okumamız gereken ne kadar çok şey var.
Diyarbakır’a varınca, idealist bir öğretmen dostuma misafir oldum. Elazığ’dan geçerken, dikkatimi veremediğim Güvercinim Harput’ta Kaldı eserini bu kez sakince okudum. Kürt kahvesi içtim. Daha önceki gelişimde böyle bir satış gözüme çarpmamıştı ama bu kez çok belirgindi; bunu da not ettim. Farklı şehirlerden gelen memur arkadaşlar ve çocuklarıyla dostça bir buluşma yaşadım. Bir okulda Şahmaran anlatımıyla Diyarbakır’ı tamamladım. Okulun öğretmenleri ve yönetimi çok ilgiliydi; çocukların sanatsal bir dinleme anına dahil oluşu gerçekten çok güzeldi. İki yıl öncesisindeki gelişimden beni hatırlayanlar da vardı.
Sahi, neden birbirimize daha çok hikâye anlatmıyoruz?
Madem bu kadar güzel dinliyoruz birbirimizi…
Dengem kurulmuş, gönlüm genişlemiş, büyük bir heyecanla vardım Adıyaman’a.
Adıyaman, hayatımda benden bir telin koptuğunu hissettiğim yerdi. Deprem sonrası vatan hizmetimin büyük kısmını orada yapmıştım. “Ha geldim, ha geleceğim” derken iki yıl sonra gidebildim. Hayatımdaki en büyük çaresizlik anlarını yaşadığım yere, bu kez büyük bir kavuşma sevinciyle gitmek… Ne yaman bir çelişkiydi bu.
İçimde öyle bir yerdeyim ki, diye başlayan o türkü çaldı sanki.
Adıyaman’da bütün bir şehrin yeniden yapıldığını gördüm. Ve bu yeniden yapmanın ne kadar zor olduğunu… Farklı şehirlerden gelmiş, ailelerini geride bırakmış insanlarla tanıştım; bir şehri baştan kuruyorlardı. Deprem zamanı tanışıp hiç kopmadığımız aileleri ziyaret ettim. O zamanın hafızasını bir yere kaydedemedik; sadece vicdanımızda tuttuğumuz yerde yaşıyor artık. Çadırkentte oyunlarla, etkinliklerle bağ kurduğum iki çocuğu evinde ziyaret ettim. Online ağlar sağ olsun, o bağ kopmamıştı. Yine birlikte origami yaptık, hikâyeler kurduk. Cemevinde “biz onlara iyi geleceğiz” sanarken, onların bize iyi geldiği bir ekip vardı; saz çalıp deyiş okumuşlardı. Onlardan biri olan hocam bu kez evinde ağırladı, sofrasını paylaştı. Ben de en iyi bildiğim şeyi yaptım: çocuklarla oynadım, hikâyeler anlattım.
Gönüllülükte en önemli kurallardan biri ertesi gün için söz vermemektir. Kendini tart, ölç, öngörü geliştir… Ama bu “kop” demek değildir. Bağ sürdükçe güç verir.
Güç, yaşama dair bir anlam katar. “Senin yaşamını önemseyenler var” bilgisi, hayatla ve toplumla bağ kurmayı sağlar.
Deprem sonrası duyduğum intihar hikâyeleri içimi yaktı. Çocuklar; pandemi, deprem, bu siyasi iklim ve yalnızlaştırma ile nasıl baş etsin? Birbirimizle oynamalıyız. Oyunun bağa dönüşmesine müsaade etmeliyiz. Daha çok dayanışma çemberleri kurmalıyız.
Çok şey beklemeden bir selam, bir “nasılsın?” yeter.
Hepimiz birden sevinemez miyiz?
Sevinmeyelim mi?
Adıyaman’da, önceden kim bilir kimlerin yaşadığı, şimdi dümdüz olmuş bir arsada, telefondan Zoom’a bağlandım. Önce, her çarşamba devam eden Masal ve Ötesi programımıza katılıp çocuklara Çömlek Çocuk hikâyesini anlattım. Bu masal bana savunuculuk öğretti; yanlışa hayır deme ve boynuz atma sorumluluğunu almayı öğretti. Daha sonra 1001 Oturumu’na katıldım. Güvercinim Harput’ta Kaldı üzerine konuştuk. Malatya’dan, Muş’tan, Aydın’dan; yakın ve uzak topraklardan okunmuştu hikâye. Herkese tanıdıktı. Herkes anlattı, ben dinlemeye doyamadım. Benim notum belliydi: İnsanları benzer ve ayrı yapan coğrafyaydı. Din, sandığımız kadar ayırmamıştı aslında ecdadımızı. Anlatan sanki benim dedemdi. O anlatılan, bizim köyün hikâyesiydi.
Dört yıl önce yolum Urfa’da bir hana düşmüştü. Bu yıl yeniden oradaydım. O zamanlar bir öğrencimin komşusunun tanıdığı gibi karmaşık bir denklemle dahil olduğum bu aileyle, arkadaşlarımla birlikte birkaç gün geçirmiş; hem seyahat ettiğim dostlarımla hem de bizi ağırlayan bu sıcak aileyle beklenmedik bir bütünlük yaşamıştım. O günden bugüne irtibatımız hiç tam anlamıyla kopmadı, bayramlarda, seyranlarda ufak selamlarla, hatırlamalarla sürdü. Bu yıl yeniden gitmek nasip oldu.
Onlar bir aşiret. Gerçek anlamda, adıyla, yapısıyla bir aşiret. Üç köşesi onlara ait evlerle çevrili bir sokakta kalıyoruz; bu sebeple sokak da neredeyse evin bir parçası gibi. Bazı durumlarda sınırları olmayan sınırları aşmış bazı konularda daha fazla sınırı olan bir yaşam alanı. Aşiret yapısını, bu yapının içinde aile olmayı, çocuk büyütmeyi, geniş aileyle yaşamanın ne demek olduğunu deneyimleyerek düşünme fırsatı buldum.
Saha çalışması için sokakta çocuk aramama gerek kalmadı, zaten aşiretin boy boy çocukları hep etrafımdaydı. Sabah ayrı, akşam ayrı etkinlikler yaptık; origami katladık, masallar kurduk, resimler çizdik. Birlikte sokağı masal sahnesine çevirdik; ben anlatıcıydım, onlar kahraman. Yalnızca etkinlikler değil, ilişkiler de birlikteydi. Herkes her çocuğa aynı şefkatle yaklaşıyor, aidiyet duygusu bütün sokağa yayılıyordu.
Bu aile, benim hikâyemi de birlikte dinledi. Kendi kültürlerinin içine beni dahil ederken, karşılıklı bir açılma gerçekleşti. Çeşitli aile dinamiklerine tanık oldum. Birinin başına bir şey geldiğinde gözünün arkada kalmayacağı bir düzen kurmuşlar; yaşlanınca ne olacağına dair korkuların çok daha az yaşandığı bir dünya bu. Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek filmini hatırlattı bana; yaşlıların yalnız olmadığı, hikâyelerin birlikte sürdüğü bir kültür.
Bu deneyim, yalnızca misafirlik değil, bir hayat biçimine tanıklık etme imkânıydı. Aşiret yapısının tüm ağırlığına rağmen, içtenliğin, paylaşımın ve kolektif yaşamın sıcaklığıyla örülmüş bir dünyaydı gördüğüm.
Bu sırada 1001’deki kitap, Sara Ahmed’in Oyunbozan Feministin El Kitabıydı. Evin iki genç kızı ve oğullarıyla birlikte kitabı sesli olarak okuduk. Mardin’e vardığımda bir oturuma katılarak hem bu ortak deneyim üzerine hem de kitap hakkında sesli düşündüm. Aklıma şu döviz geldi: “Bambaşka zincirlere vurulmuş olsak da tüm kadınlar özgür olana dek ben de özgür değilim.” Evet, zincirlerimiz farklı. Bunu görebiliyoruz. Ama farklı kültürlerin kuytularında açılan özgürlük alanlarını ve bu alanların güçlendirici imkânlarını da görebiliyor muyuz? İşte bu noktada durup düşünmek gerek. Çünkü bunu görmeden, özgürlük konusunda birbirimize destek olmak yerine birbirimize dayatmada bulunuruz. Bu yüzden, “yardımcı olmaya” kalkmadan önce, anlamaya ve tanımaya çalışmak gerekir. Ahmed’in Oyunbozan Feministin El Kitabı, adil olmayan dünyalarda “oyunu bozmak” eylemini bir yaşam biçimi olarak kucaklayan bir feminist hayatta kalma manifestosu sunuyor. Ama bozmak için önce kavramak gerekir, bütün dayatılanları. Ahmed, bu “ateşli manifesto” ile okuyucuya hem kolektif direnç yollarını gösteriyor hem de sesini yükseltenlerin bu mücadeleyi sürdürmesi için güçlendirici bir rehber sunuyor.
İlham verici. Çünkü sadece düşünceyi değil, ortaklaşmayı, dayanışmayı, dikkatle bakmayı da öneriyor. “Hayatta kalmak müşterek bir projedir.” diyor.
Mardin, gide gele memleketim olan yerlerden biri haline geldi. Orada yaşayan dostlarımı Allah ömründen eksik etmesin. Onlar geldi, ben gittim; yıllardır her bahar taşın toprağın etrafında bir şekilde buluşur olduk.
Birlikte sevme halini, ilişkilerimizin dönüşümünü, en çok da bir alanda emek verip yeni şeyler öğrenmeyi paylaştık. Bu sefer bir Barış Çemberi kurduk. Ankara’dan sonra bu çemberi Mardin’de kurmak, başka bir derinlik taşıdı. Öğretmen ve öğrencilerden oluşan karma bir grup bir araya geldi. Benim için çok kıymetli bir deneyimdi. Bu çemberde özellikle öznenin önemini not ettim içime.
Hoşça ağırlandım, hoşça uğurlandım. Kalanlara selam olsun diyerek Cizre’ye doğru yola çıktım.
Cizre de yıllardır bağımın güçlendiği; ufkumu, kalbimi genişleten topraklardan biri oldu. Ailelerimi ziyaret ettim, pazara gittim, dostlarla uzun sohbetlere daldım. Yine bir saha çalışması ve bir Barış Çemberi yaptım.
Saha yerim, öğretmenini çok sevdiğim bir hafızlık kursuydu. Geçen sene de gitmiştim. Sevgi, bağ kurma hali, güzel iletişim, oyun ve masal bu ziyaretin de yol arkadaşlarıydı. Kız çocukları çok güzel dinlediler. Onların çocukluğunu besleyen öğretmen ise, o toprakların çocuğu olmamasına rağmen kursu çocukların hayrına dönüştürmek için elinden gelenin fazlasını yapmış biriydi. Artık çalışkanlıktan vazgeçildiği anda hiçbir şeyi toparlayamaz hale geliyoruz. Sadece işini iyi yapana bile “idealistsin” der olduk. Bu yüzden, işini hakkıyla yapan, iyi niyetle emek veren arkadaşlarımı hem takdir etmeyi hem desteklemeyi hem de gönülden gelen bir güzelliği onlarla paylaşmayı sorumluluk biliyorum. Çünkü onları görmek beni de güçlendiriyor.
Her yerde iyi bir şey yapmaya çalışan insanlar var. Ama hiçbir yerde kolaylıkla karşılaşmıyorlar. Neden böyle? Bu düzen, neden olması gerekene zorluk çıkartmaya yatkın? Bu da bizim oluşturduğumuz bir kültür değil mi? Gerçekten çalışkanlığı, iyi insan olmayı sistemli bir biçimde övülen, desteklenen bir hâle getiremez miyiz? En azından bunu değerli kılacak mekanizmalar kuramaz mıyız?
Bunlar sadece bireysel çabalarla yürümemeli. Ama her bireysel çaba yine de kıymetli. Çünkü bir çocuğun gözünde parlayan umut, bazen tek bir çalışkan öğretmenin izinden geliyor.
Barış Çemberim yine katmanlı, dönüştürücü ve benim için geliştirici bir deneyim oldu. Bu sefer kendime şu notu düştüm: “Yanına gitmeden anlayamazsın.” Yakına gitmenin de bir bedeli varmış. Anlattıklarım, anlatamadıklarım, şahit olduklarım… Bütün bu iç içe geçen hâllerin sonunda hasta ve yorgun düştüm. Çünkü bir şeyleri hesap edememiştim.
Marmara ve Ege’den başlayıp İç Anadolu, Güneydoğu, Doğu ve Karadeniz’e uzanacak şekilde planladığım yolculuğumu burada tamamlama kararı aldım. Bedenim ve ruhum bunu söyledi bana. Van’dan bir uçak bileti aldım. Orada, ilkokul arkadaşımda kaldım. Hayatımıza yeni katılan yavrusu ile birlikte masallar kurduk. Ben anlattım, o dinledi. Bu masallar, içimde biriken şahitlikleri sağaltmanın, bir nebze olsun onarmanın yolu oldu.
Sonra uçağa bindim ve eve döndüm.
Bu yoldan bana kalan:
- Tüm yeryüzü bir sahadır.
- Herkesin bir derdi var, durur içerisinde.
- Herkesin derdini taşıma şekli kendine özgü.
- Her mücadele biricik, her temas sahici.
- Kendi mücadele yolumu bırakmadan eşlik etmeliyim bir başkasına.
- Bir başkasını ezmediği sürece, tüm mücadele biçimleri ve saha pratikleri yan yana durabilir.
- Ama ezmeyen bir mücadele ve saha pratiği oluşturmak, sanıldığı kadar kolay değil.
- Henüz tüm saha yolculuklarımız tanıklık aşamasında; tanıklığı kaldıramadan, tanıklıkla ne yapacağımızı da bulamayız.
- Kötü yerlerde iyi insanlar, iyi yerlerde kötü insanlar var.
- İyi olmak da iyi kalmak da bunu üstlenip sorumluluk almak da kolay değil.
- Ama iyiler hiç de az değil.
- Yani… kimsenin kahramanı olmadan, tüm yeryüzünde kendi saha yolculuğumu yürümek zaten başlı başına bir toplumsal katkı.
Çünkü o zaman, uzaktan bölmeye çalışanlar, yakında bölemiyorlar aklımı.
Çünkü o zaman, kendi bedenimi ve hikâyemi mekâna dönüştürebiliyorum, başkasının hikayesi ile dönüşmüş mekâna şahitlik edebiliyorum.
Çünkü o zaman, barış içeriden dışarıya doğru büyüyor, ama içimizdeki barış da dışarıdakilerden bağımsız inşa olmuyor.
Ben yürüyorum, şehri geziyorum, tüm yeryüzünü bir saha biliyorum; çünkü ancak o zaman kendimi barış yapmaya bir adım daha yakın olabiliyorum. Çokça da yoruluyorum. Diliyorum ki yola çıkanlar, bir başkasına ev olanlar, aitliği de sarılmayı da bölüşenler artsın, hikayeler anlatsın, dinlesin, yaşam yaşansın; ki yaşayanlar yeni bir yeryüzü inşa etsin.
Efruze Esra Alptekin

