TOPLUMSAL BAĞLARI MUHAFAZA ETMEK: AĞUSTOS–EYLÜL 2025 SAHA SEFERİ

28–42 dakika

Yıllar önce, Ahenk Çay Bahçesi’nde bir arkadaşımla otururken yanımıza onun tanıdığı bir beyefendi gelmişti. Arap usulü burçlarla ilgilenen biriydi. Yıldız ilmi ve kişilikler üzerine konuştu, anlattı. İnsanların bağlandıkları şeye saygısızlık etmemek için dinlerim ama hiçbir şeye de biat eder gibi yaklaşmam. Bu yüzden reddetmesem de çok etkilenmediğim belliydi. Beni sadece çalıştığım yerde uzaktan gördüğü halde “Ama biliyorum kim olduğunu.” demişti. Güneş, yükselen ve ay burcumu söyledi. “Evet.” dedim. “Evliya Çelebi’nin haritası çünkü bu.” dedi. Espriyle çok kez derim “Saha ya Resulallah dendi bize.” diye. O an abiden ve ilminden etkilendim çünkü bana duymak istediğim şeyi söyledi. Burçlara ya da genel olarak birçok şeye inanma sebebimiz de bilmeye, duymaya olan ihtiyacımız değil mi zaten?

Neyse, velhasıl yine “Saha ya Resûlallah.” dedim, 35 gün, 14 durak süren bir sefere çıktım. Şimdi döndüm ve “Sahanâme”mi yazıyorum. Yazıyorum çünkü yolda kendimi yapıyorum. Bu ömrü neye vermek istediğimi, nasıl yaşamak istediğimi seçtim. Her şeyi ben belirleyemem, biliyorum. Ama kendimi denetleyebilirim. Bu yazmalarım öncelikle bir denetleme ve bakım şekli: çünkü yolda yolcu sallanır, altüst olur her şey. Temeli yeniden düzenleyerek yerine oturtmaya özen gösteriyorum. İkincisi ise bir hafıza kaydı olsun istiyorum. Çünkü yol sadece adımlarla değil, hatırlananlarla da yürünüyor.

İlkini yazmıştım: 2025 bahar–yaz mevsimindeki iki aylık yolculuğumu anlatıyor. Buradan okuyabilirsiniz:
👉 Tüm Yeryüzünü Bir Saha Olarak Görmek (Nisan–Haziran 2025 Seferi)

Arada seyahat ettim, Bursa, Kocaeli, İstanbul, Fethiye… Ama onlar rutinime dahildi. Rutinim zaten sahalı, etkinlikli, dostlu, muhabbetli. Ama bazı yolculuklara “değiştirirsin” diye çıkılır, işte o yolculukları özellikle tutuyorum şimdilik. Belki zamanla, her küçük yolculuğun değişimini anlama ve anlatma ufku açılır hikâyemde.

Bu sefer 15 Ağustos sabahı saat 6’da evden çıktım, 17 Eylül gecesi geri döndüm. Tam bir aylık bir yolculuğa çıktığımı biliyordum. Bir öncekinde hastalandığım yerden şifa aramak niyetiyle yola çıkmıştım. Yine tamamlayamadım. Hastalandığım yerden şifa bulma niyetimi yolda unutup yaranın içinde yeni bir yara açtım. Ama keşfetmeyi, kendi mağaramdaki suda yüzmeyi, boğulma tehlikesini… Hepsini seviyorum, çünkü hala kulaç atabiliyorum ve sönmedi merakım. Yazmak da benim sevme ve anlama biçimim. O yüzden buradayım, buyurun yolculuğuma beraber bakalım.

Önceki yazımda tüm yeryüzünü bir saha olarak görmeyi anlatmıştım. Bu sefer bir şeyi başardım: Kendimi götürmeyi de sahadan saymayı. Öyle ki çocuklarla çalışma yapmazsam bir şehirde hastalanıyorum diye, yıllardır çocuksuz geçirmemiştim hiçbir ili. Bu sefer kendi sınırlarımı biraz daha esnettim.

1. Hareket ve Durak: Bursa’dan Yalova’ya, Kuzen Kampı

Bu yıl kuzen kampımızın 5.sini düzenledik. İnsanlar reels videolarını izlediklerinde çok hoşlarına gidiyor ve “Ne kadar güzel, ne kadar özel!” gibi yorumlar yapıyorlar. Burada şunu hatırlatmak isterim: Kuzenlerim ellerinde alkışlarla, “Hadi ne diyorsan yapalım.” diye beklemiyor. Hatta çoğu zaman, yabancı insanlarla bir şey organize etmek aileyle organize etmekten daha kolay oluyor. Bu da benim gibi dışarıda çok hürmet gören biri için iki kat zorluk çıkarabiliyor. Burada sorulması gereken soru şu: “Ben ne istiyorum?”
Ben sılai rahimi (akraba bağlarını gözetmeyi) önemsiyorum. Aileyi önemsiyorum. Ama aynı zamanda, ailelerimizin bizi bağımlı hale getirmesine ya da şiddet doğuracak baskılar kurmasına da izin veremem. İşte bu yüzden organizasyon sorumluluğunu üstleniyorum. Biraz fedakârlık yapıyorum, bazı hoyratlıklara maruz kalıyorum ama herkes de kendi ölçüsünde fedakârlık yapıyor. “Arkadaşlar” yada eşit iş bölümü gibi teknik terimler kullanarak konuşmam bazen batıyor olabilir, ama kuzenlerim de buna katlanıyor 🙂 Kampın sonunda teşekkür ederek ayrılıyoruz, geriye ise güzel anılar kalıyor. O anılar bizim aramızdaki bağa ekleniyor.

Bu yıl Yalova, Erikli Şelale Kamp Alanı’na gittik. Çok güzel bir yerdi. Kalabalık bir aileyiz ama katılım sayısı çok yüksek değildi. Burada öğrendiğim şey şu: Öncelik sayıya takılmamak. Gelemeyenlere bozulmamayı bilmek. Aynı şekilde, gelemeyenlerin de kendi yokluklarına bozulmamayı bilmesi gerek. Kuzenlerim ve kuzen çocuklarım –benim için yeğenlerim– yanımdaydı. Ormanda vakit geçirdik, kitap okuduk, oyun oynadık. Bu, birbirimizle yeniden tanışma alanları yaratmak. En çok da “zaten en iyi tanıyoruz” dediğimiz kişilerle bunu yapmaya ihtiyacımız var. Çünkü aslında birbirimize dikkatle bakmaya biri tarafından dikkatle bakılmaya hepimizin ihtiyacı var.

2. Hareket ve Durak: Yalova’dan İstanbul’a

Yeğenlerim olan çocuklarla birlikte yolculuk yaparak İstanbul’a geldim. Benim için kan bağı olmadan da aile olunan eve geçtim; bizim EfRaEb diye kodladığımız hikâyeye. Dünyada çok çeşitli bağ biçimleri var. Ben de ömrüm yettikçe bu farklı bağ türlerini denemeye açık kalmak istiyorum. Çünkü bağ hem zorluk getiriyor hem de anlatılamaz bir zenginlik katıyor hayata.

EfRaEb, büyümelerine eşlik ederken benim de yeniden büyüdüğüm kız kardeşlerimle kurduğumuz âlemin adı. Bize göre aile, aslında bir âlem… Onlarla birlikte oldum. Küçük kardeşleriyle de her yola çıkmadan önce oynadığımız oyunu oynadık: haritalar, Türkiye’nin yolları, hayali seyahatler… Seyahat eden birinin varlığı bile bir çocuğun hayal dünyasında yeni odalar açmaya yetiyor.

Gözümüz gibi sakındığımız bir sahamız var, arkadaşlarımızla oraya gittik. Çocuklara dondurma servisi yaptım. Arkadaşlarım çeşitli oyunlar oynattı. Çocuklardan bazı hikâyeler dinledik. O hikâyeler onların bedenine de ruhuna da ağırdı. Dinleyene bile fazlaydı. Ama dünya çeşit çeşit yaşantılarla dolu. Hatta aynı sokakta bile birbirinden çok farklı hayatlar var. Peki, herkese iyi olanı bölüştürerek eşitliği sağlamak kimin görevi?

İstanbul’da iki günüm Beykoz Kundura’da geçti. Atölyem vardı orada. Duvarlardan birinde yazıyordu: “Beykoz Kundura’yı seviyorum.” Ben de oradaydım. Liselilerle buluştuk, hafıza üzerine bir çalışma yaptık. Karma ve sanatsal eğitim ortamları beni mutlu ediyor. Çünkü günümüzde temas alanları çok fazla ayrıştı. Bu alanları korumak ve erişilebilir kılmak çok kıymetli. Beykoz Kundura, geçmişle gelecek arasında çok güzel bir temas noktası. Davet edilmek de ayrıca iyi hissettiriyor.

Yola çıkmadan önce, arkadaşımın Mısır’dan getirdiği etnik pantolonu aldım. Validebağ’da yürüyüş yaptık. Sohbet ettik. O gün daha çok o beni dinledi. Başka zamanlarda da ben onu dinlerim. Eşitlik sadece o ana ait değildir, ilişkilerde bütün zamana yayılır. Bazen sadece karşındakinin sana vermesine izin vermek bile besler hikâyeyi.

Havaalanında ne yaptığımı hatırlamıyorum. Eğer unuttuysam, muhtemelen reels kaydırmışımdır. O anın içinde kalarak bir şey yapsaydım hatırlardım.

3. Hareket ve Durak: İstanbul’dan Dersim’e

Bir Masal Festivali için davetliydim. Bu coğrafya da programın diğer bileşenleri de beni çok heyecanlandırıyordu. Gitmeden önce oralı bir arkadaşıma sordum:
“Dikkat etmem gereken ne var?” Cahilliğimden sebep kimseyi incitmek istemiyordum.
O da bana “Dersim’de ‘Tunceli’ deme” dedi ve hikâyesini anlattı.

Önceliğim her zaman sade vatandaşların, halkın duygularını gözetmektir, bu sebeple Dersim demekte zorlanmadım ama Dersim etiketi koyduğum bir hikâyeye bir yakınım “Ne yapmaya çalıştığını anlıyorum ama hoş değil.” diye yazdı. Onun dokunulmazına dokunan bir kavga vermeye çalışmıyordum oysa. Sadece yara hissedenin yarasını kanatmamaya çalışıyordum. Hep bir savunma hattında yaşayarak ne kadar güvende olabiliriz, ben olsam bu hisle yaşamaktansa mahkemeye çıkardım. 😊

Uçakta Almanya’dan, Hollanda’dan gelenler vardı yanımda. Cenazeleri için dönüyorlardı. “Nasıldır sizin oranın insanı?” diye sordum. Gurbetçi, “Uzaktayken özlersin ama uzağa gitmeyi bilmişsen geri dönünce çok duramazsın.” dedi.

Festival çok etkileyiciydi. Bir kadın tek başına neler organize etmiş öyle! Dolu doluydu. Belediye başkanı halayın başındaydı. Bu hallerden çok etkileniyorum. Küçük yerlerde insanlar birbirini tanıyor. Büyükşehirlerde ise jargon, mesafeyi “havalı” diye yutturuyor. Oysa tanışıklık önemli.

Festivalde ben de kendi dokuduğum Belki Derdimize Çare Bir Çiçek adlı masalı anlattım. Zorunlu göçmen olmuş bir ailenin hayata tutunma hikâyesiydi. İlk kez 7 yıl önce anlatmıştım, yıllar sonra ikinci kez anlattım. Arada yeni şeyler öğrenmişim, hikâye kendini yeniden buldu. Masal bitince birden “Yeni Bir Şeyler Söylemek Lazım” çaldı. Bu şarkı, hikâyemin şarkısı oldu. Belki söyleyen önceden seçmişti ama ben biliyordum ki o şarkıyı oraya hikâye çekmişti. Bildirene şükür.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.

Her gün bir yere konmak ne güzel.

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.

Dünle beraber gitti, cancağızım,

Ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Anlatılar, sazlar, sözler, besteler, resimler… Her şeyiyle harika bir festivaldi. Emeği geçenlere, hâlâ bir şeye emek veren o “deliler”e şükür. Ve bu deliliğe şükürle karşılık verenlere de. Orada Evrim Hoca da vardı. Oradan oraya atlayarak gelmişti yine. Hem kıymetli bir hazine hem de sürekli yenilenen bir cevher. Ruhu genç, bedeni yetişmeye çalışıyor. Gençliği daim olsun, bize ilham vermeye devam etsin. Perdesiz gitarıyla Emre babasına yazdığı bir besteyi çaldı. Sözleri yoktu ama vardı sanki. Öyle bir şeydi.

Caner Canerik’le tanıştım. Elinde kamerasıyla hazineleri topluyordu. Her şeyi kayıt altına alıyor. Ne büyük hizmet ne zor iş… Geçmişle aramızda bir bağ kuruyor. Sağlık olsun o delilere. Şuradan eşlik edebilirsiniz muhafızlığına: https://www.youtube.com/@avranci

Munzur’a girdik. Gözeleri gezdik. Mum yaktık, dua ettik. Çıkarken köşede bir mescit gördüm. “Kılıp geleyim.” dedim. İki dakika kıldım, yola devam ettik. Festival sonrası sohbetlerde “Gözeye mescit yapmışlar, halkı tahrik… Bu olacak iş mi?” dendi. O an fark etmemiştim, benden başka kılan yoktu. Çünkü orası Alevilerin ziyaret yeriydi. Namaz ihtiyacı daha çok turistin olurdu, biraz aşağıda zaten cami de vardı. Ama o an garipsememiştim.

Düşünemiyoruz birbirimizin yerine. Zaten düşünemeyiz de. O yüzden birbirimize sormalıyız “Sana nasıl geliyor bu?” Çünkü her an her şeyi hesaplayarak, bilerek, gözetme beklenemez. Kendi alışkanlığımın refleksiyle hareket ederken bu çağın koşuşturması içinde fark edemeyebilirim. Bu sebeple, incitmemek için özen göstermenin yanında kırılganlığa sığınıp küsmeden kendimizi açıklama sorumluluğunu da almalıyız. Sohbet sırasında, karşılıklı saygının tanışıklık ve birbirini bilmekle mümkün olduğunu söyledim. Hemen tepkisel ya da kırılgan davranmak yerine, tanışma sorumluluğunu da üstlenelim dedim. Biri bana “Siz örtülüsünüz, size hiç saygısızlık yapan oldu mu? Bu da onun kadar basit görünen bir şey.” dedi. Ben de “Burada olmadı.” dedim. “Ama bana yapılmamasından genelleme yapamayız. Ben biraz cevap vereceği belli olan biriyim ama sizin bana böyle tepki vermeniz bile, bence, bir sınır denemesi değil mi? İhtimal bile olmaması, işte o benim hayalim.”

Hayalim, sınırların denenmediği; soruların ise yeni sorular açtığı bir dünya.

4. Hareket ve Durak: Dersim’den Elazığ’a

Dersim’den Elazığ’a vapurla geçtim. Vapurdan Instagram’a attığım hikâye şaşkınlıkla karşılandı, insanlarımız ülkemizi yeterince tanımıyor. Daha çok seyahat etmeli ve birbirimize karışmalıyız, tanışmalıyız.

Araçta ineceğim yeri söyledim. İnmeden önce bir beyefendi “Ben size eşlik edeyim.” dedi. Kamp çantamı sırtlandım “Aman hocam ben alayım, çok ağır.” dedi. “Ben alışkınım.” dedim. Yalnız küçük çantamı verdim. Vardığımız yere kadar sohbet ettik. Sormaktan ve tanımaya çalışmaktan çekinmem, insanlar da ilgili birini görünce cevap vermeyi sever. Beni karşılama için gelenler, iletişim kurduğum arkadaşımın anne ve babasıydı. Çünkü ilçeye misafirdim. Yolda, arkadaşımın podcast’inin son bölümünü dinledim:

Sıra dışılığın Sıradanlığı. Biz de sıra dışılığı normalleştirmişiz. Yüz yüze hiç gelmeden köyüne gidiyorum, bunu unutmuşuz. Bağlar, zamanı ve mekânı kırar. Ve aslında bu tuhaf değil. Gurbet diye bir şey var. İki gönlün bir olduğu çok farklı hikâyeler var. Hikâyeleri mi tarihi mi unuttuk? Kendi halinde sevgi ve anlayış dili gelişmiş bir aile bahçesine misafir oldum. Yıldızların altında, ateş başında sessizce oturuyorlar, kızlardan birisi ses verince babaları şefkatle bakarak “Ah benim yavrum.” diyor.

Bu yolculuktaki hayalim, festivalle Tokat’taki düğün arası bir Barış Çemberi yapmaktı. Barış Çemberi benim ömrümü verdiğim şey. Bir barış etiği inşa etmeye, barış kültürü oluşturmaya niyetliyim. Teorisi ve pratiğinin yanında bir de “kendini barış yapma” kısmı var, en zoru da orası.

Musebirds Medya kanalında radyo programı olarak teorik kısmını çalışıyorum. 🎧

Bir yandan da atölyelerini yapıyorum. Temel barış üzerine konuşma atölyesini Türkiye’nin 81 ilinde gerçekleştirmeyi hayal ediyorum. Aynı yönergeler, aynı konsept; her defasında nasıl uygulanıyor, nasıl sonuç çıkıyor gözlemliyorum. Mayıs’ta (2025) başladım. Ankara, Mardin, Cizre, Kocaeli ve Fethiye’de denedim. 6/81’den devam etmek, bu yolculuğun konusuydu. Etkinliğin temel malzemesi: hulahop. Baskil’de bulmak zor oldu. İlk kırtasiyede yoktu. “Burada bulamazsınız.” Dedi. Yine de diğerine girdik, dar ve tozluydu. Sordum, satıcı önce sert bir mimik yaptı sonra saniyeler içinde yukarıdan dört tane hulahop indirdi. Para da almadı. “Yeter ki al ben para vereyim.” dedi. Meğer yıllardır kimse almıyormuş, üzerine sürekli düşerek dükkânın dengesini bozuyorlarmış. Etkinliğe de davet ettim abiyi ama “Hanım köyde tek gelemem.” dedi. Barış Çemberi çok güzeldi. Kızların ailesi ve komşu kızı katıldı. Butik ama bize aradığımızı bulduran bir hikâye çıktı: Evden ayrılmaya korkan, ama gidince yolunu bulan ve genişleyerek geri dönen bir kızın hikâyesi.

            Misafirliğim süresinde kendi podcast programımı çekemedim. Ama Kevser ve Aylin’in programının yeni bölümünü önden dinleme imkânım oldu. Üzerine de çokça konuştuk. Yüzleşme ve vedalaşma konusuydu. Bu konudan muaf birisi var mı? Birileri geliyor ve gidiyor, durduramadığımız bir akış var. Her gelenle genişliyor her gidenle eksiliyor muyuz? Ne oluyor parçalarımıza. Muhakkak ki hepimiz aynı değiliz. Benim için vedalaşmak çok önemli. Sarılarak helallik isteyerek ruhumuzda bir yarık bırakmadan vedalaşalım isterim. Bunu yapmak içinde elimden geleni yaparım ama elim gelene yetmez çoğu zaman. Çünkü ilişkiler tek kişilik belirlenmez. Barışmayı ya da olmuyorsa ateşkesi tercih ederim. Çünkü barışmak; aşktır, muhabbettir, sevgidir. Dünya barışla daha güzeldir. barışamıyorsan da bunu kabul eder ve sınırları bilerek ateşkese razı olursun. Yeter ki savaşmayalım. Ama ikisi için de bir diğeri lazım. Ve o yoksa onun yokluğunu da kabul etmek zorunda kalıyorsun. Bölüm güzeldi, hem de çok:

Elazığ’daki Barış Çemberi’nde karşılaştığım genç bir arkadaşım “Barışırsan, hafiflersin.” dedi. Bu söz hem ruhumun bazı kapılarını yağladı hem de yüzleşme üzerine konuşmak cesaret verdi. Bir süredir küslüğü içimi dağlayan bir arkadaşıma yazdım. Başta öyle sert ve hoyrattı ki beni yazdığıma pişman etti. Ama direndim, orada kaldım. Sonra o da kabuğunu indirdi, bana geldi, hatta gidecek oldum, durdurdu, karşı karşıya geldiğimiz yeri bulduk, sarıldık, aktık birbirimize, barıştık. Evet, hafifledim. Sanki kalbim hiç dağlanmamış gibiydi. İnsanın sevdiği biriyle barışması kadar güzel bir şey yok, bebeğinin ilk gülümsemesini görmek gibi öncesi tüm sancıları silip götüren bir an. Hatırlayınca bile gülümsedim şimdi. “Ey aşk!” şarkısındaki gibi bir tat: Aranızda bir sıcaklık var, ama o sıcaklık toz bulutu gibi… Tutsanız, sarılsanız size yayılacak; ama en ufak bir rüzgâr kayması ile kaybolup da gidebilir. Neyse ki biz o an tutabildik yeniden ve sıcak bulut ikimize birden yayıldı. Bir gülümsemenin bütün iliklere yayılması gibi. Kuçuradi’nin “bağ kurma sıcaklığı” dediği şey tam da bu. Birinin seni düşündüğünü bilmek güzel; seni düşünürken gülümsediğini, sana, ona batan bir kırıklık kalmadığını bilmek ise çok daha güzel. Birbirimizin canını yakmadan yaşayamaz mıyız?

Elazığ’dan Malatya’ya, çemberlerde ve karşılaşmalarda ben de aldım ve kendimi barış yaptım anlayacağınız. Çünkü üzerimde bir kalp kırıklığı vardı. Küslüğün, kopukluğun yükü insanların görünce birbirine gösterdiği çantamdan ağırdı. Sevdiğin biriyle küsmek, içine taş oturmasıysa; barışmak, o taşın kuşa dönüşüp kanatlanıp uçmasıydı. Hani deterjan reklamlarında lekeler çözülür ya, tıpkı onun gibi. Barışmak; biraz da hem kalbi hem hafızayı kördüğümlerden, kara lekelerden çözmek, arındırmak, pürü pak etmekmiş diyeyim o zaman. 

5. Hareket ve Durak: Elazığ’dan Malatya’ya

Malatya aslında rotamda yoktu. Elazığ’dan Adıyaman’a geçerken arada kalıyordu. Kim var orada diye aklıma bile gelmemişti. Instagram’da bir hikâye paylaştım, “Var mı burada biri?” diye. Ortak arkadaşımız Berna, “Salih orada şu an.” dedi. Hemen yazdım, “Orada mısın, geleyim mi?” diye. O da “Gel tabii” dedi, sonra aradı. Bazen çağırırlar seni, bazen de sen kendini sunarsın. Hayat böyledir, böyleliğini kabul etmek gerekir. Yazmasaydım belki hiç görüşemeyecek, sonradan “Tüh!” diyecektik. Üstelik istemese “Uygun değiliz.” diyebilirdi, buna yerim vardı, yerim olduğunu da bildirdim. Ama buluşmamız hepimize iyi geldi.

Malatya deprem gördü… Toz, duman, her yer yeniden yapılıyor. Yürüyerek eve vardık. Süslü bir kahvaltı sofrası bekliyordu bizi. Salih’in annesi, kız kardeşi ve kuzeni şen ve sakin bir karşılama hazırlamışlardı. Ev vaktinden sonra barış çemberi kurmaya çıktık. Öncesinde Malatya Kamera Müzesi’ni gezdik. Her şeyden etkilenebilirim çünkü her şeyi bir şeye bağlarım. Orada da zihnim yaptı yapacağını. Sonra ahşap oyuncaklar yapan bir ustanın dükkânına girdik. Oradan iki tane “Alyazmalım” kamyonu aldım. İçine ruhlarını vermiş ve bunu herkese(!) açmış iki insanın mekânına hediye. Aslında “Alyazmalım”ı sevmem, oradaki iki adam da benim tercihim değil. “Sevgi emektir.” ifadesi bana hep sömürülmeye açık gelmiştir. Muhtaçlıktan doğan şey sevgi değil; borç, vefa olur. Özgürleştiren sevgi, sevgidir. Her şey sevgi değildir. Neyse… Kırmızı kamyon beni gülümsetti, onların da gülümseyen suretleri sıcaklığı büyütürdü, sorgulamadım, aldım. Bazen bırak suyun gülünü bulsun yanına gitsin 😊

Tabii, insan her zaman kendi suyunun akışına vakıf olamayabiliyor. Tıpkı Malatya’ya geliş hikâyem gibi. Oysa Malatyalı birçok aile dostum vardı ama nedense gelmemişti aklıma ya da orada olmadıklarını sanmıştım. Biz yani Salih, Berna ve ben Genç Karagözcüler Eğitimi’nden arkadaşız. Bir zamanlar Berna’yla gördüğümüz bir ilana duygusal bir niyet mektubu göndermiştik. O vakitten beri Karagöz de en güzel ustaları da hayatımızda. Hayatımızda, biraz daha içimizdeki deliye yakın.

Parkta Barış Çemberi kurduk. Katılımcıların çoğu Malatya’da sanatla uğraşan bir arkadaş grubuydu. Malatya’daki sanat ağları ve halkın katıldığı çalışmalar üzerine çok şey dinledim. Çemberimiz keyifli geçti.

Burada çıkan hikâye: İki zıt atmosferde, aşırılıkların içinde yokluk çeken halkların, bir kedinin desteğiyle birbirlerinin coğrafyasına göçmelerini ve karmalaşmalarını anlatıyordu.

Bazen bir kedi, halklardan daha büyük bir köprü kurabiliyor.

Bir akşam da Salih’in dedesinin bahçesine gittik. “Buralar önceden hep evdi, hayal edebiliyor musun?” dedi. Edemiyordum. Enkazı görünce bir nebze hayal edebiliyor insan ama boşluğu görünce öncesine bir şey koymak çok zor. Oysa yoktan var olmadı ya bu boşluk, elbet birileri vardı. Tarih boyunca kim bilir hangi varlıklarla boşluklar yer değiştirdi? Süpürülenlerin ruhu neredeydi peki? Bu soruyu hem kökleri değişenler hem de göçenler için düşünüyorum. Yürürken bazı izleri görebiliyorum ama görünmez izler de var etrafta.

Bahçede önce anıları konuştuk, sonra hep birlikte oyun oynayıp hikâye kurduk. Malatya’da geçen çocukluk yaşantısını depremin ilişkileri nasıl etkilediğini ve ilk aşk hikâyelerini dinledim de dinledim. Dünyada ne kadar çok ruh var ve her ruhun evini arayışı nasıl da farklı. Kavrama gücümüz ne kadar genişleyebilir?

6. Hareket ve Durak: Malatya’dan Adıyaman’a

Bağları muhafaza etmek kasıtlı bir hesapla olmaz. Emek ve çıkar dengesinde, alacaklı olmak konusunda ufak bir dikkat mekanizması geliştirmeye ihtiyacımız var.  Tabii, küçük küçük atılan hamleler birikir, yıllar sonra rahat bir “Alo.” demeye; hatta “Nasılsın?” bile demeden ihtiyacını söyleyebilmeye dönüşür. İşte bu ilişkileri seviyorum. Çoğunlukla çocukluk bağlarımda bunu yaşıyorum: Hesap üzerine değil, zamanla dokunmuş bağlar.

Çocukluk arkadaşlığı çok kıymetli bir değer. Ama bu bağlar ne zaman köklü olur? Gözlemlerime göre bunun iki ucu da mümkün: Ya aileler hiç yoktur hikâyede, çocuklar mahallede birbirlerini büyütürler, her şeyleri olurlar birbirlerinin. O zaman birbirlerine zarar da verirler. Tam da yolda okuduğum Benim Olağanüstü Arkadaşım romanındaki gibi. Ya da ebeveynler zaten arkadaştır, çocuklar onların gölgesinde ilişki kurar. Bu durumda çocuk gözetimi daha sıkı olur. Ama gözetim olmadan büyüyen çocuklar, birileri tarafından değilse bile birbirleri ya da kendi duyguları tarafından istismara uğrama riski taşır. Çocuk gözetilmeden büyüyemez. Büyüse de yetişkinlikte aldığı yaraları anlamaya, kapatmaya çalışır, o da şanslıysa. Yoksa yaralarının kurbanı bir yetişkinlik en iyi ihtimaldir.

Adıyaman’da ziyaret ettiğim kişi de çocukluk arkadaşımdı. Deprem zamanı evim olmuştu burası. Bu kadar kısa sürede yeniden gelmek hem şehri yeniden yapanları hem de halkı görmek bana çok şey hissettirdi. Toz öksürtüyor ama öksürmeye utanıyorsun. Halk hizmet bekliyor, hizmetin emekçileri de halk. O kadar yara var ki… İyileşmemiz çok zor. Üstelik iyileşirken bir başka yaralıyı kırmama ihtimalimiz var mı, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Birbirine kırdırılanların hiçbiri gerçek güç sahibi değil, olayın merkezinde de değiller.

Uzaktan ilgilendiğim çocuklardan birini ziyarete gittim. Evde tekti. Babası işteydi. Liseli iki abisi sanayideydi. “İş” diyorum ama aslında iş bile değil, aylık altı bin lira karşılığında çalışıyorlar. Bu çocuk sömürüsü. Ama aile için “Altı bin, altı bindir.” denecek bir durum. Anneleri “Kendilerine ayakkabı aldılar.” diye anlattı. Anne de gece üçte tütüne gitmiş, öğleden sonra dönmüştü. Kız çocuğu evi bekliyordu. İnsanlar bu kadar çok çalışıyor ama yine de refaha ulaşamıyor. İşler arasındaki fark, maaşlar arasındaki uçurum, güvence hissi ve çocuk gözetme imkânı arasındaki eşitsizlik… Çok büyük.

Çocukla kitap okuduk, hikâye yazdık. Ben onun yaşındayken defterime “Cumhurbaşkanı olmak istiyorum.” yazmıştım, hatta bana gelecek oyları bile hesaplamıştım. Onun yazabilme gelişimiyle benimki arasında fark vardı. Ben hiç o yaşta evde tek başıma kalmamıştım. Bu düzende ailelerin çocuklarını gözetebilme hakları bile yok. Ben Adıyaman’da saha yaparken OÇA’dan arkadaşlarım da Bursa Sahası’ndaydılar. 10 gönüllü çocuklarla ve yaşlılarla etkinlik yapıyordu. Ara ara kolumdaki dilek bilekliğine bakıp gülümsedim. Bizi bazen aynı dilek birbirimize bağlamaya yetiyordu.

Adıyaman’ın ünlü tarikatını da ziyaret ettim. “Menzil’e de gittin mi?” diye soranlara artık “Evet, gittim.” diyebilirim.  İnsanları yakından görmeyi önemsiyorum. Bu yazının burasına kadar gelmiş herkes bunu anlar. Ama şunu anladım her zaman her ziyaret için hazır değiliz, bir yere gidince sadece bedenle var olmuyoruz. Ruhen bu deneyim beni zorladı, betim benzim attı, bazı noktaları yadırgadım, yadırgama halimin beni bu kadar sarmasına şaşırdım. Ama namazımı kıldım, tesbihimi çektim.

Adıyaman’da seyahat etmenin kendisi büyüleyiciydi. Tarihi yerler, antik kentler, Kahta Kale’si hele Nemrut, offf! Varoluşumun içinde zirveye tırmandığım anlar oldu. İnsan ne garip bir şey Allah’ım, içimde bir canlı var, hatta bin canlı var, kımıl kımıl, durmuyor hareketi. Gördüklerimin karşısında her an yeniden yaratılıyorum ve bazen o yaratılış anını sanırım hissediyorum. Çok yüksek bir şey bu.

Barış Çemberi yapmadım. Çünkü Barış Çemberi için açık çağrı yapmam, kamusal alana davet etmem gerekiyordu. Ama şehirde tanıdıklarımın hepsi farklı taraflardaydı ve şehrin imkânları kısıtlıydı. Yani sadece belirli gruplarla yapabilirdim. Bunu istemedim. Adıyaman’a tekrar gelirim, bu beni zorlasa da. Çünkü barış kapalı kapılar ardında olmamalı. Açıklık şartını korumalı. Herkesin anlaması ve hazır bulunuşluğu aynı olmayabilir. Ama aradaki uçurumu kapatmak da bir sorumluluk. Hiçbir şeyi dayatamazsınız, barışı ise asla. Barışa dair bir dayatma, aceleye getirme, insanların içindeki ayrılık isteğini besler. Ve herkesin bu isteği bastıracak bir otokontrolü yoksa, bu da savaş sevicilere yarar.

Çocukluk bağları ile barış yapmak arasında bir benzerlik var. Karşılanmamış ihtiyaçlara dokunmayan bir zorunlulukla değil, açıklıkla kurulmaları durumunda ancak istismara karşı bir önlem ve güven vaat edebilirler. Kapalı kapılar ardında değil, herkesin gözünün önünde, herkesin gözetiminde yeşermeli.

7. Hareket ve Durak: Adıyaman’dan Urfa’ya

Ebeveynlerimin hiç gitmediği birçok şehirde artık yolları, esnafı, köşeleri biliyorum. Zamanla bir şekilde kuruldu bu. O şeklin içinde asla ticari kolaylık ya da çıkar ağı olmadı. Hep çocuklar, gönüllülük, muhabbet oldu.

Buralarda olduğum anlaşılınca, haritanın güneyi… Urfa’da çok sevdiğim bir aşiret “Bize de gel.” dedi. Bir gecelik bile olsa gitmemeyi başaramadım. Balıklıgöl’e selam verip,ara sokaklara, duvarlara selam vere vere bizim avluya geldim. En son geldiğimde hasta bir bebek vardı, yoğun bakımdan çıkmıştı. Şimdi o evdeydi. Nefes alışındaki kesiklik hâlâ insanı tedirgin etse de yaşaması şükrü de sağladı. Yine en son geldiğimde evin annesine destek olan genç bir doktorla tanışmaya çalışıyorduk. Aramızdaki tanıma isteği uzun sürmedi ama onun yardımı evin annesine dokunmuştu. Bazen şu hayattaki bazı bağlarımız bizim için değildir, biz sadece aracıyızdır. Bunu kabul etmek hafifletiyor. O anı tebessümle hatırladım, uğurladım.

Burada kadınlar çok pratik. Her şeye yetişiyorlar. Hem hayret ediyorum hem anlamak istemiyorum. Çünkü bence o kadar pratik olmak zorunda değiliz. Benim de pratik olduğum şeyler var, ama farklı. Farklı ihtimallerimiz hep açık kalmalı. Düzen bize bunu sağlamalı. Biz de bunu sağlayacak düzeni inşa etmeliyiz. Sosyal devlet, evet canım.

Erkeklerin merkezde olduğu bir hayat gözlemliyorum ama “Aşk yok.” diyemem. Var. Bakışlarda, ufak tefek cilvelerde, göz süzmelerde. Aşk, güzel şey. Varlığı ortamın rengini kuvvetlendiriyor, yaşamı doping almış gibi güçlendiriyor. İçine çektiğin nefesi, varlığını bambaşka hissettiriyor.

Burada Balıklıgöl’ün kenarında Barış Çemberi yaptık. Şimdiye kadar yaptıklarım arasında yaş ortalaması en genç olan çemberdi. Bir kedi de katıldı hikâyeye.

Akşamına sokağa serdik hasırları. Çocuklar uzandı, ben masal anlattım. Önceki gelişimde “Küçük Opossum” masalını anlatmıştım. Çocuklar onu hatırlıyordu. O masalı hâlâ program için kaydetmedim. Yaşamak kolay, kaydetmek zor. Zaten yaşamak da kolay değil, ama ben yaşamaya daha yatkınım. Kayıt almak, yayın yapmak, hikâye atmak… Bunların hepsini bir sorumluluk gibi görmezsem yapamıyorum. Doğal akışta olmuyor. Ama doğal akıştaki yaşam becerilerim fena değil. 😊

Çocuklara masal anlattım, onlar daha fazlasını talep etti. Evin gençleri beni küçük bir gezintiye çıkardı. Gençler arasında birbirini gözeten kardeşlik görmek yine hoşuma gitti. Çocuk işçilik üzerine düşündüm. Çünkü o gençlerden biri küçük yaştan beri kuyumcuda çırakmış. İyi kazanmış, biriktirmiş, işi öğrenmiş. İşten çıkınca da futbol kulübüne gidiyor. Bunu yapmasa muadili ne olurdu hayatının? Şimdi iş biliyor, insan ilişkileri iyi, girişkenliği saygın. Kendi için, kız kardeşi için hayal kurabiliyor, plan yapabiliyor. Çocuk işçiliğine, çocukların gözetilmediği her dengeye karşıyım. Burada, yanında olduğu kişi tarafından gözetilerek ve hakkı verilerek büyüdüğünü gördüm. Çıraklıkla sömürü arasındaki fark tam da burada: Biri hobilerle desteklenir, çocuğun özgüveni beslenir, hayal kurma gücü artar. Diğerinde çocuk hiçsizlik içinde ezilir, hayal bile kuramaz, karar alamaz. Yaşarken yok olur. Eğer bir kazada ölmezse de yaşam emaresi göstermeden sürüklenir.

Bir gecem vardı orada. Tabii ki damda yattım. Bazı hayatlar daha şenlikli yaşanıyor, hepsinin artısı eksisi var. Ama damda yatmak, doğrudan yıldızların altında olmak… Müthiş bir zenginlik.

Ertesi gün çocuklarla etkinlik yaptık, hikâye anlattım. Yıllar önce çekilmiş düğün kasetini izledik. Güzele güzel dedim, bol bol soru sordum, anlatılar dinledim. Sonra beni otogara bıraktılar.

Bir saatim vardı. Onlar gitti, ben kaldım. Radyodan arkadaşlarım aradı, onlar aradığında gerilmeyi değil kucaklamayı ve şımarmayı bir yılın sonunda anca öğreniyordum. Barış Çemberini bir yayın olarak yapmamda en çok destek olanlardandı onlar. Normalde yayın yapmadığım için suçluluk hisseder, gergin konuşurdum. Ama bu sefer daha çok sevgiyi ve şefkati alabiliyor, verebiliyordum. Sadece mutlu oldum, özlem ve kavuşma vardı çünkü. Muhabbetle beslendim, onlar da mutlu oldu. Hikâyeleri şen, dostlukları birbirlerine hep ferahlık getirsin.

Hani “Bırak Akışa” deniyor ya… Kolay değil. Birçok duygu, hesap, korku var kafanda. Akışa bırakabilmek ortak bir frekans işi. O frekansta buluşmak için geçilmesi gereken yollar bazen kolay olmuyor. Hatta bulduktan sonra yine kaybedebiliyorsun. Ama biz o gün, radyodaki arkadaşlarımla sevgisi bol, kucaklaması geniş bir frekansta bulduk birbirimizi.

Teşekkürler hayat. Bazı anların tadı ruhumu gıdıklıyor.

8. Hareket ve Durak: Urfa’dan Sivas’a

Ben yavaş tren insanıyım. Ama bu yolda tren nasip olmadı. Uzun yol otobüsü artık vücuduma pek uygun değil. Yine de Sivas’tan gelen çağrı ağır bastı. Yolda üşüdüm. Bekleme yerinde indim. Bekleme yerinin izbeliği ve yalnızlığı hep çekiyor beni. Neden o raflar hep tozlu oluyor? Her gün onlarca otobüs geliyor, insanlar uğruyor oraya. Ama yine de mekânın ruhunda ve bedeninde bir terk edilmişlik var. Bazen insanlar bir atmosfere yapışıyor ve müsaade etmiyorlar ki hava değişsin. Bekleme yerlerinin de biraz olayı bu sanırım.

Sivas’ın soğuğu önce hoşuma gitti. Urfa’da pişiyordum. Sabah, beni davet edenler uyanana kadar otogarda oyalandım. Güzel kokusuna dayanamayıp kaşarlı bir simit yedim.

Sivas Kongresi’nin yıldönümünde Barış Çemberi yaptık. Buradaki deneyim biraz garipti. Çember ikiye bölündü: 5 kişi önce geldi, en az 8 kişiye ihtiyaç hissettiğim çemberi 6 kişiyle başlattık. Ama 4’ü son etabı göremeden gitti. Sonradan gelenlerle yeniden 6 kişi olduk ve son etabı öyle yaptık. Yani süreci baştan sona yalnızca 2 kişi deneyimleyebildi.

Ortaya çıkan hikâye: Güvensizlik ve öfkenin artmasının toplumsal bağları kopardığını, yalnız kalan insanın eninde sonunda yutulacağını anlatıyordu. Yani kardeşlerim, birlikte yaşamanın, aramızda sevgi ve güven inşa etmenin bir yolunu bulmazsak yalnızlığın şiddeti de öldürecek bizi.

Programa katılan Ş. Bilge, birkaç gün sonra Podcast’inde bu konudan bahsetmiş, kendi içinde açtıklarını paylaşmıştı. Onun etkileşime geçmesi, karanfilin elden ele dolaşması beni çok mutlu etti. Tıpkı bıraktığı “Barıştığın yerden yeşereceksin” resmi gibi. Ama o gün aslında hikâyeyi zor bitirdim. Rengim gitmeye başlamıştı. Midem bozulunca rengim daha da beyazlar. Hikâyenin sonunu içimde bir titremeyle getirdim. Misafirhaneye zor yetiştim. Ertesi gün git-gel yapıp sonunda bedenim de ruhum da yerime oturdu.

Beni davet eden arkadaşımın bir şehre ait olmasına şahit oldum. Onu bu şehir büyütmüş. O yüzden buralı. Nereli olduğum benim için uzun süre muallak kaldı. Çünkü yer değiştire değiştire büyümüştük. Annem göbek bağımı evde tutuyordu, ama hâlâ dolanıyordum. Ama ben evimi aramıyorum, evimden yana sorunum yok. Yoldayken evimi genişletiyorum. Sahi, beni kim büyütmüştü? Annem mi, babam mı, geniş ailem mi, yoksa bizimkilerin arkadaşları mı? Hep kalabalıktık ve bu kalabalıkta kaybolmuyorduk. Özgür olsak da üzerimizde bir göz vardı. Annem hep, “Esra’yı kitaplar büyüttü, o kendini kendi yaptı” derdi. Kitaplar da babamındı. Bizi gölgesinde olduğumuz şeyler büyütüyor. Anne ve babamın kendi kimliklerinin kendilerine has gölgesi çokça vurdu üzerime. Şimdi daha çok okuyorum ve teşekkür ediyorum.

9. Hareket ve Durak: Sivas’tan Samsun’a

Otogara yine erken gelmiştim. Burada beklemeyi ve işlerimi halletmeyi seviyorum. Önce bilgisayarda biriken işleri toparladım. Sonra bir telefon geldi, gülümsedim. Birinin sıcaklığına ne kadar zamanda alışılır? Kim olduğuna bağlı değildir sadece, aranızdaki bağa bağlıdır. Benim için de öyleydi. Telefonda duyduğum sıcaklık, kimden geldiği kadar aramızda nasıl bir ton olduğuyla ilgiliydi. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum; çok uykusuzdum, midem yeni yeni yerine oturuyordu. Yolda hastalanmaktan korktuğum için rotamı kısaltmıştım. Otogarda bir adamın beni izlediğinin farkındaydım. İçinde bulunduğum denklemde iyi olan tek şey, telefondaki sıcaklıktı. Varlığı sıcaklıktı. Belki de bu yüzden her zaman karşımızdakini gözeterek konuşamayabiliyoruz. Duygular bazen düşüncelerin önüne geçiyor. Çoğu zaman öncelik duygularımızın ihtiyacı oluyor. O yüzden insanlar kavga ederken hatta hakaret ederken bile bir yakınlık hissedebiliyor. Çünkü uzaklaşma korkusuna karşı o an temas hâli olarak yer edebiliyor. Mantıksızdır, yanlış görünür; ama duygusal ihtiyaç o an doyuruluyordur.

O yolu da tamamladım. Bu şehri de daha önce görmüştüm. İndim, tekrar bindim, tekrar indim, yürüdüm ve evi buldum. “Evin yolunu arar gibi.” diyor ya şarkı, işte o şarkı yoluma eşlik etti. Ben birçok evin yolunu biliyorum artık. Hafızamın zarar görmesine dair küçük bir korkum var. Çünkü asıl hafızada inşa ediyoruz o bağları: ilmek ilmek, zaman boyu, ömür boyu.

Samsun’da beni çok kıymetli bir dostum bekliyordu. Önce öğrencim olmuş, sonra meslektaşım, sonra dostum… Kaç kere saha çalışmaları yapmıştık birlikte. Kedisi Leyla beni tanıdı sanki, hep yanımda yattı. Üzerime alınmam kolay kolay ama “Sana özel yapıyor, yoksa yadırgar” dedi. Kedilerin hafızasına güvenirim; onlar biliyor.

Bu şehirde OÇA sahası var, Meryem ve Bahar yürütüyor. Mahallelerindeki çocukları toplayıp etkinlik yapıyorlar gönüllü olarak. Çocuklar hazırdı, ben de gittim. Parkta oyun oynadık, sonra bir masal anlattım. Masalı beraber yazdık: Bir Noel Baba varmış. Hediye dağıtmaktan sıkılıp domates ekmeye karar vermiş. Kıpkırmızı domatesler çıkmış ama yiyenler zehirlenmiş. Sonra Noel Baba’yı bulup ikna etmişler: “Senin tohumun, toprağa değil, insanlara; hediye vermek için” diye. Güzel, tatlı bir masal çıktı ortaya.

Orada OÇA’dan çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın kayınpederini de ziyaret ettik. Çay içtik, muhabbet ettik; nasibimiz varmış. Bağ hesaplanamaz bir şekilde tutar seni bir yakandan…Hesaplanırsa o bağ değildir zaten.

Sonra Barış Çemberine gittik. Bu zamana kadar ki en şen şakrak gruplardan biriydi. İlk defa hiç erkek yoktu. Karma olmasını tercih ederim ama erkekler korkunca ne yapabilirim ki? Keşke siyasi barış hakkında konuşmaktan geri dursalar da kadınlar, analar daha çok konuşsa…

10. Hareket ve Durak: Samsun’dan Ünye-Ordu’ya

Ünye’ye gidiyordum ama yalnız değildim. Buradaki arkadaşım bir zamanlar ev arkadaşımdı. Bir önceki seferde yolda hastalanmasaydım onun düğününe gidecektim. Ama hastalanınca geri dönmüştüm. O zaman bana, “Seni biliyorum ve bu eminlikle hiç gönül koymuyorum, gönlün kalmasın” demişti. Bu öyle güzel bir cevaptı ki… Sonrasında tatilde onları Bursa’da ağırlamıştım. Şimdi de ziyaret nasip oluyordu.

Üstelik yalnız değildim çünkü Samsun’a gelen kargolarını da almıştım. Hem de ne kargo! 😊 Salça, baharat, yüklüce şey… Evin kızlarından biri yine girişimciliğe soyunmuştu, tezgâh açıp satacaktı. Onun bu girişkenliğine hayranım, ben de ucundan kıyısından destek olabilmiş oldum.

Araç beni bir yerde indirdi, sırt çantamı aldım. İlerde bir araba bekliyordu. “Kızım, biliyor musun, o mu? Odur herhalde” dedim. “Bir bak doğru kişi mi?” dediler. “Kim gelecek ki, bilmiyorum” dedim. Biraz tedirgin oldular, ama ben hissettim. Çantamı sırtladım, çantam sanki kimliğim olmuştu. Arabadan biri indi, el salladı. Arkadaşıma ulaştım. Gelin gittiği köye vardık. Yeşil, yeşil, yeşil… Açıkçası biraz dengesizlik yordu beni. Urfa’da niye yok peki? Tamam, Allah’ın işi diyelim ama sadece coğrafi mi bu mesele? Ağaçlandırma konusu yalnızca coğrafyayla açıklanamaz. Gelinler domates doğruyordu. Arkası yemyeşildi, film seti gibiydi. Köşede duran tüfeği görene kadar… Hayvan gelince sıkıyorlarmış, kaçsın diye. Her yerin şartı farklı. Ama yine de birlikte yaşamanın şiddetsiz yollarını, o şartlara uygun şekilde yeniden bulamaz mıyız?

Ordu tanıklıklarla geçti. Geniş aile hikâyeleri, aynı ilçede yaşayıp “yine de uzak” denmesi tebessüm ettirdi bana.

Barış Çemberi yaptık. Torun-tombalak katıldılar; nene, torun, bebek bile vardı. Bu kombin çok güzeldi. Çemberden hazinenin kendi evinde olmasıyla ilgili bir hikâye çıktı. Fındık toplamaya da çıkmıştım Ordu’da. Arkada kalana “başşak” deniyormuş. Ben çok az topladım çünkü aklım telefondaydı. Yaptığımdan çok fazlasını bana hediye koymuşlar. Utandım. Bazen de mahcup olabiliriz. O gece kına kardık ve saçlarımıza kına yaktık. Bunu hatırlayacağız. Daha sonra hastanede de bir neneyi ziyaret ettik. Etrafı çocukları, torunlarıyla kalabalıktı. OÇA’yla ziyaret ettiğimiz kimsesiz yaşlıları düşündüm. “Haline şükret, ne çok insanın var” diyesim geldi. Eşitsizlikleri nasıl göğüsleyeceğiz? Ben gidemedim kimsesiz yaşlılara ziyarete, ama yoldayken arkadaşlarım gitmiş. Ben tekrar gidene kadar kim bilir hangisi vefat edecek?

Ordu’da gezme imkânımız da oldu. Çok güzel bir göle gittik, ama yeşilden yoruldum. Burada da bolluktan kavga çıkıyor. Yer kavgaları, miras kavgaları… Fındık tozundan dolayı birbirini öldürenler olmuş. Halkımızın sorunu yokluk değil. Bollukta da zehirleniyoruz. Baş etme problemimiz var. Parayı bulunca ne yapılacağını bilemeyen bir hâl. Ya da sadece doyasıya sevmeyi sevişmeyi yaşamayı bilmeyip illa kavgaya travma bağına çekmek hikâyeyi… Dünya yeterince zor değil mi, öpelim, saralım birbirimizi.  Dünya hayli de güzel ama Yason Burnu’na bayıldım, sabaha kadar uzanmak istedim orada. Sonra misafirliğe gittik. Evin çocukları vardı, çok sevindim. Önce güzelce balıkçı anıları dinledim. Sonra çocuklar ve kadınlarla origami yapıp hikâye kurma oyunu oynadık. İçim rahatladı. Bu sefer çocuk olmazsa suçlu hissetmemeye, akışa bırakmaya ikna etmeye çalışıyordum kendimi. Ama çocuklarla olunca tamamlanıyordum, elimde değil. İyi ki de böyle tamamlanıyordum çünkü birlikteliğimizin siyasi tarafgirlikle bozulması beni sadece hırpalıyordu. İnsanların politik bilinçleri olması, farklı siyasi grupları desteklemeleri sorun değildi benim için, ama o an orada aynı sofrayı paylaştığı insanı şefkatle gözetlememesi, orada olmayan hatta o sofraya oturmayacak kişiler için kırması ağrıma gidiyordu. Bizi ayıramamalarını istiyor ve bunun için uğraşıyordum ama yine de burada olmayan onların algı yönetimleri daha güçlüydü. 

Ordu’yu arkamda bırakırken sordum: Önceden kimler vardı burada? Rumlar şimdi nerede? Bu bolluğun gidenlerle ne alakası var? Kavganın baki kalmasında bir “ah” da var mı? Rahatsız edici sorular sormaktan çekinmem. Çekinirim de yine de sorarım. Çünkü bu sorular da barışa dahildir, biliyorum. Tam da bununla ilgili bir yazı yazıp yoldayken yayına göndermiştim:

🔗 Roald Dahl’ı Hatırlamak: Rahatsızlık Cesareti ve Yan Yana Durabilme İsteği

11. Hareket ve Durak: Ünye’den Tokat’a

Yolda neredeyse hiç uyumadım. “Ha uyudum, ha uyuyacağım.” derken yol bitti; kısaymış. Bu sefer aşk çemberine gidiyordum. Planlanmış ve özel günleri severim. Hafızamız, dayanışma ve paylaşmayla beslenmeli ki toplumsal bağlar güçlensin. Daha çok sevgiye ve sevilmeye ihtiyacımız var.

İnince kampçı görüntümü toparlamak için ufak tefek alışverişler yaptım. Bir AVM lavabosunda düğün kıyafetlerimi giydim. Arkadaşımın arkadaşları beni aldılar, düğün çekim yerine gittik. Çemberde merkezde olanlar değişir; yerler esnektir, bu zaten birlikteliktir. Bazı günler her şeyi bırakıp bir yerde oluyoruz, yollar gidiyoruz, normalde yapmadığımız şeyleri yapıyoruz. Neden? Yarenlikten. Bu hoş bir şey. Barış çemberi yapalım esprisi çok geldi ama dedim ki “Yok, düğün meselemiz var. Sonra onun için bir daha gelirim.” Çok güzel oynadık, temaslar kurduk. Kim olduğunu bilmediğim kişilerle göbek attım; erkeklerin halı sahası gibi bir atmosfer oluyor kına gecelerinde.

Yolculuklarda sorular sordum tabi; Tokat’ı seviyorlardı. Önceden Ermeniler yaşamış, kızlar oyun oynarken evlerinin arkasında kemikler bulmuş. Evliya şehri olarak da biliniyormuş; kirazı da meşhurmuş. Birlikte büyümüşler ve hâlâ her gün görüşüyorlarmış. Genel olarak muhabbetli, bağlı ve birlikte olmaktan iyi hisseden insanlardı Tokat’takiler. Bizim aileler de zaten sevgi dolu ve ilişki merkezliydi. Bu merkez, doğrudan gözetim kasını çalıştırıyor. Birini gözetmeyi illa bir başkası sana öğretmez; onu seviyorsan, merkeze alıyorsan, zamanla ona iyi geleni vermeyi kavrarsın. Atla deve değil.

12. Hareket ve Durak: Tokat’tan İstanbul’a

Böyle seferlerden uçakla dönmek çok adetim değildir ama bir gece dönme kararı almıştım. Bileti de o zaman ayarlamıştım. Uçağa bindiğimde, bileti aldığım andan uçuşa kadar geçen sürede büyük bir sıcaklık kaybı yaşamıştım. Sıcaklık, kalp kırıklıklarına dönüşmüştü. Sıcaklığa dönmese bile kalbimde kırıklık olarak kalmasın diye yüzleşmek istediğim biri vardı, ama bu karar iki kişilikti ve yalnız kalmıştım.

Barış, ateşkes ve sınır güvenliği ile alan belirleme arasında çok önemli farklar var. Programda anlatıyorum. Bir ülke yönetmekle bir ilişki yönetmek arasında bu üç basamağın çok farklı olmadığını da söylüyorum. Ben öncelikle ateşkesten yanayım. Çünkü gerek yok birbirimizi kırmaya, güvensizlik yaratmaya veya gülüşümüze gölge düşürmeye. Dünya zaten zor. Barış ise büyük tutkum, o sevgiyle, şefkatle, muhabbetle ilgili. Ateşkes olursa sınırları çizersin, saygı duyarsın. Ateşkese razıydım ama masaya gelen taraf yoktu. Bu durumda üçüncü seçeneğe düşüyoruz: tercih etmesem de sevmesem de henüz alternatifini bulamadığım sınır ve güvenlik inşası.

İstanbul’a gelişimin sorumluluk ayağı da vardı: yakın zamandaki etkinlikler için ufak duyurular. Aslında hem bedenim hem ruhum hayli yorgundu. Böyle zamanlarda kendimi kimseyle paylaşmak istemem. Ama insandan insana fark var. Ekip arkadaşımla buluşmak bana yük gelmedi. Çünkü beş yılda kurulmuş bir gözetim paslaşmamız var; zamanla oluşmuş, birbirimizin hassasiyetini ve sınırını gözeten bir ilişki. Bu bana güvenli bir buluşma alanı sağladı: bana bir şey sormaz, ben istemezken hayır dediğimde durur. Bu, benden korktuğu için değil, zorlamaktan korktuğu için bir güven. İnsanlar bazen kendi duygu ve isteklerinin peşinde, karşı tarafı incitmekten veya rahatsız etmekten korkar. Ben de o sırada sert bir “Hayır.” demek zorunda kalıyorum ve sonra kendime kızıyorum.

Şımardığımız, eğlendiğimiz, karnımızı doyurduğumuz, işimizi yaptığımız çok güzel bir saat geçirdik. Sonra tekrar yola çıktım. Kalp kırıklıklarım hâlâ bendeydi, otobüste batıyordu. Çok eğlendiğimiz belli olan bir video var; rimelimin gözüme aktığını fark etmesem, yolculuğa çıkarken gözlerimin yaşardığını hatırlamazdım. Hayat herkes için aynı değil, ama bazıları için böyle. Hepsi iç içe ve biz, o içleri yerli yerine koyarak, ilişki kurmaya devam ediyoruz. Kimisi de içindeki bir yarayı alıp bütün yerlere savurarak baş eder, yargılamayalım ama fark edebiliyorsak -zor olsa dahi- tercih hakkımız olduğunu da hatırlayalım.

13. Hareket ve Durak: İstanbul’dan Bursa’ya

Eve on dakika kalaya kadar tek başıma geldim; son yokuşta bizimkiler almaya geldi. Alsınlar. Bırakın, size versinler. Onlar da biliyor: ben o yokuşu da çıkarırım. Ama beni gözetmek ve kolaylaştırarak yolculuğuma dahil olmak onların da hakkı.

            İnternette John Lennon’a ait diye gördüğüm bir söz var. Şu an kendi duygu ve düşüncelerime öyle dalmış durumdayım ki sözün kime ait olduğunu araştırmayı reddediyorum. Söz şöyle:
“Herkes barışı konuşur ama onu yaşamak için çaba sarf edenler daha azdır.”

Barış yapmak zor. Kendini barış yapmak daha da zor. Belki de bu yüzden “Yap, yaptığını yapma.” denir. Ama ben bütünlük istiyorum; söz ve eylem bütünlüğü. Bu yüzden kalbimi, ruhumu sürekli denetliyorum: Ağzımdan çıkan söz, gerçekten benim üzerimde bir zemin bulabiliyor mu? Bir sıcaklığın kaybından, hele de hoyratça bir saldırıdan nasıl etkilenirim? Barış yapabilmekten ne kadar uzaklaşabilirim? Evet, güvercin tedirginliğinde yaşadığımız şey sadece bedenimizin bir çatışma kurbanı olması değil; ruhumuzun ve aklımızın da barıştan uzaklaşması.

Korkum, nefret duyma korkusuydu. Haklı öfkeye ve bu öfkenin eylemine her zaman desteğim ama kin ve nefretin eylemine taraf değilim. Çünkü hırs ortaya çıkarsa yakar kül eder her şeyi. Dünyadaki acılar adalet dengesinden ötürü olmuyor ki… Bizim haklı öfkemiz, bir haksızlığı meşrulaştıramaz. Kolay değil. Böyle bir şeyle karşı karşıya kalıp yine de barıştan yana kalmak hiç kolay değil. O yüzden yapabiliyorken tüm yaralarımıza ve kırıklarımıza bakım yapmak gerek.

            Ne kadar çok “meli-malı” ile gelmiş Sahanâme’m buraya. Daha kaç sefer yaparım, bu hayattan kaç ders alırım bilmiyorum. Yer yer günlüğe giren şeyler de anlattım belki de onu da bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Bunlar benim duygularım. Ve duyguları unutmayalım, olur mu? Belki daha çok görünür olmalı duygularımız. Hani sadece birilerinin duygusallığı merkeze alınıp tükenmemeli hayatımız.

Televizyondakiler, siyasiler… Çok önemli. Onların her şeyleri önemli ve bizi de etkiliyor. Peki ya bizim ufak tefek, sıradan yaşantımız? Bizim duygularımız? Benim nefesimi saraydan almıyorlar ya, hoş…

Duygumu üstlenmek, onu buraya koymak bana biraz utanç hissettiriyor, biraz da güvensizlik. Ama utançla pişmeyen, şifadan anlar mı? Toplumsal bağları muhafaza etmek için, kendi içimdeki bağları da korumalıyım. Duyguların yok sayıldığı bir bağ biçimi olabilir mi? Olsa olsa çıkar olur. Onu da muhafazaya gerek yok.

Biz buradayız, duygularımızla. Yoldayız. Evleri evlere nasıl katarız, barışla onu arıyoruz.

Velhasıl, bir başka Sahanâme’de görüşmek üzere… Bu yoldan çıkardığım notları bırakayım:

Bağlar çeşitlidir ve deneyimlenmeye açıktır: Aile, arkadaşlık, gönüllü topluluk bağları… Hepsi hayatımıza farklı tatlar ve zorluklar katıyor. Bu yüzden adım atmaktan vazgeçme.

Bağları muhafaza bilinci gerekir: Bu bir hesap değil, sevme inceliğidir.

Barış ve ateşkes farklıdır: Barış sevgi ve şefkatle, ateşkes sınır ve güvenle ilgilidir. Birbirini tamamlayabilir ama aynı değildir. Allah barış nasip etsin kuzuummm. Ama olmuyorsa zorla olmaz; ateşkes de başımız üzerine.

Çocuklar gözetilmeden büyüyemez: Güvenli ve destekleyici bir ortam sağlamak toplumsal bir sorumluluk.

Sevgi zorla verilemez: Gerçek sevgi içten gelir. Borçtan ya da muhtaçlıktan doğan iyilik, özgürleştirici sevgi değildir.

Hikâye ve oyun bağları güçlendirir: Masallar, oyunlar ve barış çemberleri hem çocukların hem yetişkinlerin güven ve bağ kurmasını sağlar.

Tanışıklık önemlidir: Karşılıklı saygı, birbirini tanımaktan ve anlamaktan geçer. Tepki vermeden önce sormak ve gözlemlemek gerekir.

Yolculuk ruhsaldır: Yeni şehirler görmek kadar, kendi içimizde yürümek, yüzleşmek ve barışmak da yolculuğun bir parçasıdır.

Gözetim güven alanı yaratır: Güvenli ilişkilerde insanlar kendilerini açabilir, sınırlarını çizebilir ve birlikte çalışabilir.

Geçmişin izleri önemlidir: Şehirlerde ve insanlarda bırakılan izler, görünmese de hayatı şekillendirir.

Birlikte yaşamak sorumluluk ister: Sevgi, gözetim ve iletişim olmadan toplumsal bağlar kırılır.

Barış ve bağ kurmak bir süreçtir: Tek seferlik değil, tekrarlandıkça güçlenen bir deneyimdir.

Doğa ve mekân insana iyi gelir: Parklar, göller, köyler ve evler… Mekânın enerjisi, insan ilişkilerini ve ruh hâlini etkiler.

Küçük jestler büyüktür: Hulohop hediyesi, kahvaltıda buluşmak, masal anlatmak, birlikte yürüyüş… Küçük ama bağları derinleştiren anlar.

İnsanları ve kültürleri tanımak önyargıyı kırar: Farklı şehirler, gelenekler ve insanlar empatiyi güçlendirir.

Sevgi ve şefkat döngüdür: Almak kadar vermek de önemlidir, yol boyunca ikisi de birbirini tamamladı.

Zor deneyimlerden kaçamayız: Baş etme becerisi geliştikçe neden yaşadığımız anlamlaşır.

Bütün olsan da insanlar seni parça parça görür.

Barış iki taraflıdır: Biriyle barışmak sadece senin elinde değil, karşındaki de bir taraftır.

Barışmak isteyen barışır: Olmazsa en azından kendi duygusuyla barışır.

İnsandan insana fark var, şükür ki var.

Hastalanmak da şifaya dâhil: Kırılmak da sıcaklığa. Üzül, hüzünlen ama korkma.

Efruze Esra Alptekin

19.09.2025/Bursa.