Son Kuşları Telef Olmaktan Nasıl Kurtaracağız? Etik Mesafe mi, Etki Kapasitesi mi, Nasip mi? 

39–59 dakika

Sahaname IV

Eve Dönüş Operasyonu 

Evdeyim. Eve dönmek uzun sürdü. Yol boyunca defalarca kendime “yorgunum” dedim; meğer bunu demek, dinlenmenin yarısıymış. Bu bir sızlanma değil; kendime kulak verme, kendimi taşıma biçimim. 

Son iki sefer arasında yalnızca iki gece evde kalabildim; o iki gecede de ancak Sahaname III’ü yazacak hâli bulabilmiştim. Şimdi biraz daha sakince, acele etmeden son yolculuğumu dökümante edebiliyorum. İçimden, “Hayat bana en az üç hafta dokunmasın,” diyorum. Mümkün mü? Elbette değil. 

Sizin hiç aklınıza geldi mi, bir şafak vakti kapınıza kolluk kuvvetlerinin gelebileceği ve sebepsiz yere bir kuyu tipinde unutulabileceğiniz? Ben sizden ne daha az ne de daha çok yurttaşım; sadece bu hikâyeye sahip insanların da sıradan insanlar olduğuna inanıyorum. Buraya bunları yazmam bile riskli olabilir ama korkumu ifade etme hakkım yok mu? Beni yoran adaletsizlik mi, yoksa aldatmanın bu kadar günlük hayatımıza sirayet etmesi mi? Dürüstlük takıntım yakamı bırakmıyor; baskıyı yok sayanlara öfkeleniyorum. Bu da bir baş etme yöntemi, onları anlamaya çalışıyorum. Bir yandan da “Son kuşlarımız telef oluyor, görmüyor musunuz?” diye çığlık atıyorum. 

Bu yolculuğun şarkısı buydu: “Kuşlu Gazel”. Son kuşlarımı telef olmaktan korumak için inleyen bir ses; ona elektroyla karşılık veren Fasıl-ı Jazz parçaları, biraz da roman havası… Anlayacağınız üzere ritmi karışık bir sefer. Bursa–Eskişehir–İstanbul–Bursa hattında 21 gün geçirdim. Hareketim ileri doğru değil, döngüsel ve içe dönüktü. Organizasyonların etrafında insan ilişkilerinin durmayan bir akışı vardı; şehrin her köşesinde temaslar, gözlemler, çözümlemeler.  

Döndüm şimdi; çantamı attım odaya, bilgisayarımı koltuğun ucuna yerleştirdim. Kendim de çöktüm yere; kelimelerin üzerinden ruhumu, aklımı topluyorum, bedenimi hayli yamultarak. Bu da benim eve dönüş operasyonum… Eve dönüş operasyonu… Yakın tarihte neler olduğunu biliyor muyuz? Olan bitenden ne kadar haberdarız? Çok şey oluyor, biz hepsine yetişemiyoruz. Yetişemeyiz; ama “olmuştur, oluyor, olacak, olabilir” bilgisini reddetmemeyi öğretmek istiyorum temas kurduklarıma. Şu an kim bilir kimlerin ocağına ateş düşüyor, hem de birbirlerine en zıt yerlerden konumlandıkları halde. Ursula, Mülksüzler’de “Acıda birleşmeliyiz kardeşlerim.” diyordu. Niye acıda birleşemiyoruz? Demek ki bunu da birbirimize öğretmek gerek. “Öğretme” kavramı ile barışıyor ve onu sahipleniyorum. Oysa yıllarca hiyerarşik bulur, uzak dururdum. Şimdi farkında olarak sahipleniyorum, hikâyelerimiz bize başka şeyler öğretiyor; bu öğrenmişliği birbirimize aktarmalıyız. 

Bir önceki Sahaname III; Türkiye Kadar Bir Çiçek yazısı kolay aktı, çünkü hareket vardı. Burada da hareket var ama aynı yerlerde durmalar ve tekrarlar da var. Öyle olunca yazmak daha zor oluyor. Hani ortalamayı 1.00’dan 3.00’a çıkarmak kolaydır; ama 3.00’dan 3.30’a yükseltmek çok zor. Öyle bir kıvamdaydı bu seferi yaşamak, şimdi yazmak da öyle bir kıvamda gerçekleşiyor. 

Yola yorgun çıktığım için ağlamaklı ve mızmızdım. Ama Haydar Emmi’ye gitmemin nimetine haksızlık edemezdim; onun yanı da evdi bana. Onun yanında, kız çocuğu neşesi ve şımarıklığıyla serbesttim. Haydar Emmi’nin kıymetlisi olmak, onun şiirlerinin etrafında dolaşan sıcaklık… Ben ona hep “emmi” derim, bunu diyebilmeyi seviyorum. Kendimi onun fahri yeğeni gibi hissediyorum; o da bilir bunu.  

Haydar’lara Karışmak 

Bazı sevilme türleri vardır ya, içindeki kız çocuğunu muzipçe ortaya çıkarır; ben o türden sevilmiş bir çocuktum. Babam, amcam, büyük kuzenlerim… Beni sevip şımartmışlardı. Belki de bu yüzden muzip bir kız çocuğu yanım elimin altında bir yerlerde duruyor. Bir şeyleri sadece çocukluk dönemine indirgemeyi ve iyi bir çocukluk yaşama imkânı elinden alınınca hayat bitmiş gibi yaklaşılmasını çok bütüncül ve sağlıklı bulmuyorum. Çünkü ömrümüzde birçok dönem var; o çocukluk da hâlâ içimizde. Başka bir zamanda, başka bir yaşantıda onunla yeniden karşılaşıp kendimizle acımızı dindirebiliriz. Bu parantez bir sesleniş olarak kalsın burada. Yine de çocukları şımartmayı ihmal etmesin yetişkinler diyelim. Özellikle örnek verirken yetişkin erkeklerin şımartmasını dillendirdim çünkü kız çocuğunun muzipçe şımarabilmesinin, etrafındaki erkek figürlerle bir ilgisi olduğunu hissediyorum. Bir gün bir yengem bana, “Sen çok ukala, gıcık bir çocuktun,” demişti. Onun beni sevdiğini hatırlamıyorum; ben de onu sevmezdim zaten. Şükür, etkisi de olmamış. Ama bir başka yengemle karşılıklı gıcıklaşır, bendeki muzipliği büyütürdük; şimdi o yaşlı bir nene ama biz hâlâ birbirimizle gıcıklaşabiliriz. 

Haydar Emmi’nin yanında da işte o kız çocuğu hâlim yükleniyor bana. Üniversitedeyken de o şımarıklıktan aldığım rahatlıkla arkasından “emmi” demeye başlamıştım. Bir gün dersteyiz. Yanımda, uzun yıllar kardeşlik ettiğimiz kız arkadaşım var. Bir şey için ısrar ediyor; ne olduğunu hatırlamıyorum. Bir şey dinlerken ya da yaparken odakta kalmayı severim; aynı anda birkaç şey yapamam, suçluluk hissetmekten de hoşlanmam. Bu sebeple, arkadaşım ne için ısrar ediyorsa ben kaçınmayla geçiştirmeye çalışıyorum. Gergin değil, yine de hafif gülüşmeli bir an süregeliyor aramızda. Hoca fark etti, hafif bir sitemle, “Ne oluyor orada?” dedi. Mahcup olduk tabii. Arkadaşım beni ispiyonladı: 

“Hocam, Feyruz size emmi diyor!” 

Tam böyle, ilkokul öğrencisi tonuyla.  

Beni ele vermesi kötü değildi aslında. O an beni istemediğim bir şeye zorlamasına direndiğim için içindeki uyuzluk çıktı, tatlı bir uyuzluk. Bugün dahi bunu ahlaki bir kusur olarak hatırlamıyorum; olur öyle şeyler. Zaten benim için hikâyedeki baskın kısım, hocanın tavrıydı. Arkadaşımın benim oyunumu açık etmesiyle top hocaya geçti, ben de içime kaçtım. Gerçekten emminin ne diyeceğini merak ediyordum, oyunumu bitirirse diye de korkuyordum. O anı hatırlayınca, sanki kendime dışarıdan bakmışım gibi, sınıftaki görüntüm ve konumlanışım beliriyor gözümde: hafif sıranın altına doğru kaymışım, elim yanağımda, aşağıdan yukarı doğru bakıyorum hocaya. “Evet… Emmi demek istiyorum. Emmi daha güzel,” dedim. Saniyeler süren bir sessizlik oldu. Sonra hocanın sessizliğin içinden naif bir şiir gibi döküldü kelimeleri: 

“Emmi hehe… Ne güzelmiş.” dedi. 
“Herkesin hocası olurum, herkesin emmisi olamam.” diye ekledi. 

Ve o anda tuttu beni ipin ucundan aldı. Gerçek sevgi insanı yanıltmıyor; o gün biraz daha görünür oldu. O günden beri zaten emmi–yeğen makamını sıkı sıkı tuttum. Bazılarının kulağına küstahça gelebilir ama ben bu sevginin şımarıklığını seviyorum. Saygıda kusur etmem; yolunu gözlerim, yolundan giderim. Mezun olduktan sonra öğretmen oldum. Akademik izin günümü onun ders gününe denk getirdim. Evde uyuyup geç kalkıp kütüphaneye gidebilecekken, erkenden kalkıp dersine giderdim. Geç kalırsam kapıdan dinlerdim. Sessiz konuşurdu; takip etmek zor olurdu ama orada olmak bile iyi gelirdi. En çok hâlinden öğrendim, ilişkileri tutuşundan, öğrencileri sevme biçiminden, gülümsemesinden, nezaketinden, paylaşmasından. 

Bizi yürütürdü. Derste çıkardık kampüsten, İcadiye’den Kuzguncuk’a inerdik. Duvarlara ince ince bir şeyler yazardık. Hiç abartılı, coşkulu bir öğretmen değildi; sakinlik içinde şenlik taşıyan biriydi. Fethi Paşa’ya çıkarken konuştuklarımızdan sonra solda duran duvara bir şeyler yazdık. O, “İnsan dağıyla gezer.” yazmıştı. Ben de “Yürü, geçer.” 

Bir zaman sonra gidince bakmıştım, silmişler yazıları duvardan, şiir bizim kalbimizde kaldı. Hayli zaman yoluma yoldaş oldu. Daralıp da tavana kuvvet ayakkabıları giyerken çoğu zaman “Yürü, geçer.” dedim; yaslanacak dağ arayıp da bulamadığımda “İnsan dağıyla gezer.” dedim. Şiirimiz, benim kimliğimde duruyor. 

Benim kimliğimi sevilmek dokuyor. En çok sevildiğim yerde öğreniyorum. Sevilmeme ile baş etmeyi de öğrenmeye çalışıyorum. Ama sevilmekten bu kadar beslenince, sevgisizliğe tahammül kası pek gelişmiş olmuyor. Bana sevgi yeter, sevenler yeter; dostlarımla büyütmek dünyayı, düşmanlarla uğraşmaktan güzel. Ama sevgi herkese yetmiyor, onlarla ne yapacağız? İnsanlar neden yetecek kadar sevilmekten mahrum kalıyor? Ne belirliyor bunu? Ona verdiğimiz emek mi, kendimize verdiğimiz emek mi?  

Haydarlara karıştık madem, biraz daha anı getireyim buraya; yazmadığımız zamanlara rahmet olsun. 2018’de İzmir Edebiyat Festivali’ne gitmiştik beraber. Arkadaşları vardı; hepsi yaşlı, ünlü şairler… Esra zibidisi ben, onları fazla bilmezdim. Ama onun sevdiği insanlarla aynı ortamda olmak ve top oynamayı bilmek yetiyordu bana. Festivalde bana sordular: “Haydar’ın hocalığı nasıl?” “Aynı,” dedim, “İnsanlığı gibi.” Bir bütündü Emmim; arkadaşlığı, insanlığı, hocalığı… Hepsi aynı. Kendini Haydar yapmış, o taşıyor, bu yüzden gerçek kalabilmiş. 

Eskişehir’e giderken kendime bir hatırlatma yaptım: “Bak canım, artık 32 yaşındasın, Emmiyi görüp şımarma; olgun bir kadın olman beklenir…” Garip geldi kulağıma. Ama düşündüm ki annemin en küçük çocuğu doğurduğu yaştan bile fazlayım. Biz yıllarca kardeşimi yaşlıyken doğurdu sanmış, üzülmüştük bir de. 

Eskişehir’e gitme sebebim Tepebaşı Şiir Festivali’ydi. 13. yılının konuklarındandım. Festivalleri zaten sahiplenen ve destekleyen birisiyim. Çünkü festivaller, yaratıcı çalışma hakkının görünür kılınmasının, yaratıcı insanların toplumda etki ederek kültür oluşturmasının yollarından biri. Bu festivalin 13 yıldır ayakta kalabilmesi başlı başına etkileyici. Bununla birlikte Haydar Emmi’nin sokaklarında büyüdüğü bir yerde şair olup o sokaklara bir şiir festivali düzenlemesi, dünyanın dört bir yanından şairleri getirmesi çok daha etkileyici. Kendisine iyi gelen şeyi şehre yayıyor; sanki onu büyüten, büyürken ona bakım veren şehre dönüp bakım vermek gibi. 

Ben hiçbir şehrin  tam olarak yerlisi olmadım. Bu yüzden bu duygu, sanki hep mahrum kalacağımız bir şeymiş gibi geliyor bana. Biz de devam eden işler yapıyoruz ama bazen havaya yapıyormuşuz gibi hissediyorum; çünkü bir yere ait değiliz. Kendi yaptıklarımızın etkisi ne kadar, onu da merak ediyorum. Bir çocuğun büyümesine güçlü bir sevgiyle dahil olabiliyor muyuz? Etkimiz gerçekten söz konusu mu? Yol boyu biraz da 32. yaşımın bitişine gelmiş olmamdan sebep bu tarz sorgulamalarım oldu. 

Festivalde genç şairlere ağırlık verilmişti. Bu çok kıymetliydi; alan aç ki alan büyüsün, karanfil elden ele dolaşsın… Gençler ve yaşlılar bir aradaydı. Ben yola çıktığımda kırılganlığımı da kendimle götürmüştüm, bu yüzden herkes bana iyi gelecek bir söz söyleme ihtimali taşıyan bir cevher gibiydi. Yalnız… iyi gelmiş yol bak. Nerede kırgınlığım? Gitmiş. Hani deriz ya “geçmiş acı”, işte bunu sıcağı sıcağına yakaladım. Bu yol, bir acının geçişiydi. Eve döndüğümde geçmişti. Geçmiş olsun. 

Genç şairlerle tanışınca zihnimde “yine şiirler doğacak kıvamda” mısraları canlandı. Genç şairlerden birinin kitabı şu an elimde. Şiirinden bir mısra yerleştirmek istiyorum buraya: 

“Bir gün kelebekleri öldürmenin de cezası olacak.” 
— Stalke / Yasemin Çargıt 

Şiir festivalinin açılışında baskın olmayan bir protokol konuşması yapıldı. A. Ataç kısa tuttu. 
“Nasılsın?” diye soruyorlar, “Şükür, içeride değiliz,” diyorum. Öyle zamanlardayız; tam da böyle zamanlarda şiire tutunacağız, dedi. Ardından Tozan Alkan ve arkadaşları sahne aldı. Dinlemek de, onların bir aradalık hikâyesine eşlik etmek de güzeldi. “İdiller Gazeli”nin ve Nazım Hikmet’in “Beyler, Bu Vatana Nasıl Kıydınız?” şiirinin bestelerini seslendirdiler. Özellikle bunları yazmak istedim; çünkü bazı şiirler şarkıya dönüşür ve sonra yeniden toplumun kıvrımlarında dolaşmaya başlar. Sesler yükselir, bir yerlere ulaşır; “iyiden yana kal” demek için. Kelimeler ne kadar çok çaba harcıyor. 

Eskişehir’de insanlarla tanışıyordum lakin asıl tanışma amacım yürüyerek terapi ihtiyacımı gidermekti. Bu yüzden tanıştığım insanların dünyada nasıl yaşayabildiğini anlamaya odaklanıyordum. 83 yaşındaki Erol Büyükmeriç, masal anlatımıma kulak verdi. Sonrasında kendi kitabından bir tekerleme okudu. Pişmiş Toprak Sergisi gezisi sırasında ben de ona eşlik ettim; tekerlemelerini yüksek sesle okudum. Alana dair sorular sorabilirdim elbette, ama şunu sordum: “Ömrünüzün en içinize sinen zamanları ne zamandı?”“Son otuz yıl iyiydi,” dedi. Vay be… Yani elli üçe kadar çok dertleneceğim. “Öncesi gençlikti, gençliğin duyguları zor oluyor,” dedi. “Sen yaşlılığı bilmezsin ama ben gençliği bilirim; vay ki geçtim.” Bu şefkat ve kabul bana iyi geldi; kendi kendime gülümsedim. Onun Tekerleme Defteri’nden de kendi hâlime göre bir satırı tuttum aklımda: 
“Ne ölçüp biçebilmiş ne de bir sonuca varmış. Sormuş durmuş herkese, işin aslı ne diye.” 
Aynı ben… Soruyorum durmadan, anlamaya çalışıyorum. Hasan Erkek’le aynı servisteydik. Çocuklara yönelik eserler üzerine yaptığı eleştirileri dinlemek, “Yaşasın Barış” eseri üzerine konuşmak ve kendi çalışmalarım hakkında paylaşımda bulunmak muhtemelen daha “akıllıca” olurdu. Ama ne zaman akıllı oldum ki? Konuşma alanımızda sadece şunu söyledim: “Ben bu aralar kırılganım, bu sebeple belki iyi gelir diye sadece dinlemek istiyorum.” Yol boyunca yaptığım buydu. Boşluk adlı çocuk kitabının başında dediği gibi: “Aradığını bulman dileğiyle…” Hah, tam öyle bir boşluk açılmıştı içimde. Bir yas vardı; bu yolculuk o yası tutuyordu. Yolda neyin yasını tuttuğumu da fark ettim: O boşluğu onarmaya çalışıyordum. Bu niyetle dinledim, bu niyetle izledim. 

Şair Cenk Gündoğdu ve kızı Elsa’yı izledim. Tüm süreç boyunca her sorusuna cevap verip sakince açıkladı. Elsa’da tam kıvamında bir şımarıklık vardı; babası tarafından sorularının cevaplanacağını bilen bir kız çocuğu şımarıklığı. Program sırasında ara ara sesi yükseliyor, “Bravo Haydar Ergülen!” diyordu. Hatırlayınca hâlâ gülümsüyorum. 

Bir çocuğun şımararak, neşeyle, özgüvenle ve ihtimamla büyümesini görmekten daha güzel ne var şu dünyada? Babasının konuşması başlayınca yavaşça sahneye yaklaştı; o anlar, “İşte benim adamım, benim özgürce şımarma sıram,” diyor gibiydi. Masanın altına girdi. Cenk Bey biraz utangaç tavırlarla süreci çok güzel idare etti. Babasından aldığı güçle, şiirler okunurken sahnede lirik bir dans yaptı, kimseden izin istemeden. 

Çocuklara sınır öğretmek de biz yetişkinlerin sorumluluğu. Bunu öğretirken hâlâ çocuk koruma ilkeleri içinde kalmaya, özerkliğine müdahale etmemeye ve o ince ayarı tutturmaya özen göstermek gerekiyor. Bir noktada müzisyene müdahale etmeye başlayınca devreye girdik: “Dilediğin gibi dans edebilirsin, çok güzel dans ediyorsun, ama bir başkasının bedenine izinsiz dokunamayız,” dedim. Beni duydu. Çocuk zaten deneyerek öğreniyor; denemesi kötü değil. Deneme anına verdiğimiz tepki iyi ya da kötü olabilir. Çocuk kendi sınırlarını ve ortak alanın sınırlarını böyle keşfeder; ona yaklaşımımıza göre, keşfettiğini bir yere oturtur. 

Akşam film gösterimi başladığında Elsa hayli yorulmuştu; uzun süre yetişkinlerin ortamına eşlik ettiği için çocukluk yapmak istiyordu. Sinema perdesindeki masada duran çayı almaya kalkınca, mekândaki seyircinin dikkatini de gözetmek adına onu dışarı davet ettim. İkimiz salondan çıktık, bir büroya girdik; ben kâğıt çıkardım, o kalem aldı ve birlikte çizim yaptık. Ama düz bir çizim değildi; çizerken sanki etrafımızdaki heykellerden birinin içindeki periyi kurtarıyorduk. Kim uydurduysa uydurdu. 

Elsa’yla vakit geçirmek harikaydı. Belki iki saat durmadan hem uydurduk hem de uydurduğumuzun içinde yaşadık. Öyle gezdik bütün mekânı: bir yanda hayali karakterler diğer yanda bizi gören görevliler. Deli deli ol annem, yoksa nasıl çekilsin bu hayat! 

Elsa’dan ilhamla bir şiir yazdım. Yıllar sonra… Yani aslında o anı yazdım. O an olanı. Hatta o an yazdım ve buna şiir diyorum; yıllar sonra şiir diyebiliyorum. 

ŞİİRİN İKİNCİ ELSA’SI 

Uğraşıyorum, uğraşıyorum, 
dikelmiyor omzum. 
Omzuma kara sular iniyor, 
olanca ağırlığıyla. 
Tam omurgamın üzerinde birikiyorlar. 
İşte oradan başlıyor kırılmaya sırtım. 
Sanırım böyle böyle çıkacak kamburum. 

Ah, bitti demek ki her şey. 
Kaskatı kesilecek, 
sonra da parçalanacak dayandığım şeyler. 

O anda alıyor elimden kalemi 
Şiirin ikinci Elsa’sı. 
Yavaş yavaş ve masumiyetin yamukluğuyla yazıyor: 
SEVGİ.(el yazısı resmini ekleyeceğim buraya.) 
“Sevgi yazdım,” diyor. 
Okudum. 

İşte böyle bir çiçek karışıyor 
omzundan kara sulara. 
beş buçuk yaşında. 
Babası tarafından şımartılmış bir kız çocuğu çiçeği. 

Omzum hâlâ dik değil, 
ama kamburumun hızı biraz kesildi. 
Şükür ki o vardı; 
kara sularımdan aşağı bir kız çocuğu çiçeği. 

Türkiye’den bir çiçek, 
Ankara’dan trenle geldi. 
Babası tarafından sevilmiş bir kız çocuğu çiçeği. 

Yazarken bunun bir şiir olduğunu düşünmüyordum. Sırtımın, ruhumun ağrısını yazarak idare etmeye çalışıyordum sadece. Ben yazarken tam da mısradaki gibi bir anda aldı elimden kalemi şiirin ikinci Elsa’sı. Haydar Emmi bunu onun için söylerken duydum “2. Elsa” dedi. Ne güçlü bir şey tutkuyla bir şeyi sevmek ve senden dünyaya gelene o ismi aktarmak… İnsan hayatta bir yerlere tutunuyor. Emmi de sevdiğini güzel seven insanlardan. Elsa’yı da torunu gibi seviyor. Mahmut abinin oğlu Ali Yağmur’u da öyle sevmişti; o doğunca da bir şiir yazmıştı. Güzel olan mı güzel seviyor, yoksa güzel seven mi güzel oluyor? 

Akşam festival yemeği için bir mekâna gittik. Yemeğin lezzetine doyamayan insanlarla aynı masaya oturdum; ben yemekten pek anlamayan, en pratik şekilde temel ihtiyaçları halletmek isteyen biri olarak onları dinledim. Biraz da sataştım. İnsanlarla temas alanlarımızı artırmak ne kadar kıymetli… Görüyoruz ki başkaları da var, bize benzemiyorlar yer yer, yer yer de benziyorlar, iyiler. İnsanın iyi olduğunu görmeye ihtiyacımız var. Ya da benim gibi yeryüzünde yürüyebilme limiti sevgi olanların insanın iyi olduğunu görmeye ihtiyacı var.   

Festival benim alıcı olduğum bir yoğunlukla geçti. Çocuklara masal da anlattım, ama daha çok dinledim, eşlik ettim. Ne kadar çok iyi insan ve iyi iş var, bir kez daha gördüm. 

Haziran ayından beri 2’li Tek sahne performansı olarak gerçekleştirdiğimiz Şahmaran hikâyesini de ilave olarak anlattık. Instagram da bir paylaşımıma, “Burada da anlatın, gelin,” diye yazan bir hatun vardı; gitmeden önce ona da yazdım. Şahmaran sahnesine müziğiyle eşlik eden, güzelleştiren arkadaşım Sümeyye işten çıkıp geldi. İlk kez gittiğimiz bir mekânda anlattık. Öğretmen bir dostumuz geniş ailesini alıp geldi, Eskişehir’deki öğrenci arkadaşlarımızdan gelenler oldu. Tanıdık tanımadık daha önce masal dinlemiş dinlememiş yirmiye yakın kişi Şule-i Cevvel Masal Evi’nde buluştuk. 

Mekân, ince güzelliklerle işlenmişti “Ellerimizle kazıyarak viraneden devşirdik burayı” dedi. Emek, incelik ve ‘al yorgunluğumu’ diyen bir dokusu vardı; bakana geçsin, geçen teşekkürünü etsin inşaallah.  

Masalı iyi anlatacağımı biliyordum. Bazen biliyorum bunu. İçimde coşku vardı çünkü. Ben profesyonel değilim; canlı kanlı bir insanım, sahnem duyguma göre şekilleniyor. Bu yolculukta bunun üzerine biraz düşündüm, kendimi eleştirdim de… Belki de artık profesyonelleşmenin vakti gelmiştir. 

O gece Haydar Emmi’nin annesinin evinde kaldım. Aslında kalacak çok arkadaşım vardı ama Emmi’yle aynı çatı altında olmayı, onun gerçekliğine ve cömert gülünün dizinin dibinde oluşuna şahit olmayı istedim. Ukala dümbeleği bir yerden söyledim de bunu “ilerde Haydar Ergülen’in evindeyken diye anlatırım.” dedim. Güldü tabi yine. Gülmen çok olsun emmi.  

Gece geç saatlere kadar Emmi, kardeşleri ve annesiyle sohbet ettik. Ona birini anlatırken “Kadıncağızın kocası o kadar baskıcıymış ki kitap bile okumasına izin vermiyormuş.” dedim, “Kızım bile demesene, kitap okutmuyormuş daha ne kadar baskıcı olabilir.” dedi.  Sonra annesi uyumaya geçti. Emmim, annesine çok belli etmeden evden ayrıldı. O aslında 69 yaşında, yani kimilerinin dedesi yaşında. Ama annesi hâlâ kaygılanıyor onun için; gece vakti çıkacak, üşütecek, hasta olacak diye… Emmim de onu kaygılandırmamaya çalışıyor. Duygular hiçbir yere gitmiyor değil mi? İnsan kaç yaşına gelirse gelsin annesinin yavrusu. 

Emmim giderken camdan baktım ona. Biz eve girerken o camdan bakıyordu bize. Hayat bize nasıl nimetler sunuyor böyle. Yansıyabilmek de bir nimet. Hoş beni sevsin sevmesin, Haydar güzel adam. İçinde sevgi var; o sevgiden taşanı ben de alıyorum. Arkasından bakarken içimden, “Emmi, senin yaşına geldiğimde en az senin kadar güzel olmak istiyorum.” dedim. Sevdiğim bir arkadaşım Haydar emmi ile olan paylaşımıma dair şöyle yazdı. “Senin bizi şefkatle gözetip hocalık yapman gibi, birinin de senin böyle hocan olmasını görmek bana çok iyi geldi.” Öyle ya güzelim, bir akışta varız biz. Akışta yerimizi alıyoruz, kaynaktan geleni akıtıyoruz.  

O gece kalanlar oturmaya devam ettik, Sohbet etmek, insanların tanışma hikâyelerini dinlemek, daha çok dinlemek… İyi olmadığım zamanlarda başıma gelebilecek en güzel şeylerden biri. Şimdi hatırlarken bile o dinleme hâlinin doyumunu hissediyorum. 

Sabah herkesten önce uyandım. Vitrine sıkıştırılmış eski bir  fotoğrafa o fotoğraftaki genç Haydar’a salonda duran portresine, sehpanın üzerinde duran şiirinin yazılı olduğu eski gazete küpürüne baktım. O da bir eve aitti, hatta bir sehpaya aitti, saksıda bir çiçeğin ait olduğu gibi. Bir evin hafızasına dahildi, o hafızada üzerinde tozlar birikiyor sonra belki de sarı toz beziyle siliniyordu.… 

Ev ahalisi uyanınca birlikte kahvaltı ettik. Sonra “evin asıl kızı” dedikleri, evin annesinin 7-8 yıllık yardımcısı geldi. Azeri bir abla. Tabii ben ona da sordum sevgiyi, aşkı, ilk duyguları. “Beni bir öpmüştü,” dedi. “O öpücük ne güzeldi… Buramda kaldı günlerce. Yıkamadım yanağımı gitmesin diye. Böyle elimi yanağıma götürüp öpücüğe dokunurdum.” 

Anlatırken mimikleriyle, cilveli utanışıyla, incecik titremesiyle, o öpücüğün ne kadar somut bir gerçek olduğunu öyle güzel gösteriyordu ki ben de görüyordum o öpücük orada yanacığında duruyordu, içim gıdıklandı. Beden burada işte; kayıt tutuyor. Her güzel şeyin de, her kötü şeyin de izi siniyor ona. Yıllar sonra bile dokunabiliyoruz o ize.. 

Haydar Emmimin annesiyle babasının hikâyesini de dinledim. Dinleyici de sakin olmalı, biliyorum… Ancak bazen zorlanıyorum sakin olmakta, hatta çoğu zaman. Her şeyi, ama her şeyi anlatsınlar; içime çekeyim istiyorum. Yaşama dair doyulmaz bir açlığım var sanırım. Yaşıyorum tabii ki ama yaşanmışlıkları kucaklamaktan başka bir keyif alıyorum. Yine de terbiye etmeye çalışıyorum  kendimi; anlattığı kadarını sakince dinlemeye gayret ediyorum. Kahve içtik, lokum yedik. Sonra arkadaşım geldi, aynı memleketim farklı insanlarını birbirleriyle tanıştırdım. Ardından uğurlandık. 

Başka şehirlerde bir araya gelmiş üç arkadaş olarak Eskişehir’de vakit geçirdik. Biz ikimiz daha önce de Eskişehir buluşması yapmıştık o zaman bize eşlik eden arkadaşımız artık hayatımızda yok. Sanki bu dünya üç günlük değilmişçesine ne kadar hoyratça terk ediyoruz birbirimizi, ayrılıyoruz hayatlarımızdan ya da ne kadar yük oluyoruz yaşarken, ölümü mü unutuyoruz, yaşamın en büyük hakikati olan ölümü, her an yanı başımızda duran ölümü.  

Yedik, içtik, eş dosta hediye aldık, namaz kıldık. O şehirde okuyan başka bir genç arkadaşlar buluştuk, dünyadaki ruhunu yaratıcı sanatla dokuyor, kendi izini böyle bırakıyor hayata, onu dinledik. Hatta tıpkı kendi gibi canlandırdığı hikâye kitabına dokunduk. Potansiyel bela mı, nimet mi? Yeri bulunup rahatlayacak mı taşıyan ruhu, yoksa hep daha mı fazla taşacak? Onun da marifeti en güzel şekilde yerini bulsun,  bulacağına inanıyorum, inanmak istiyorum. Gençlere şefkat duyuyorum. Bunun kibir sanılmasından, hiyerarşik bir üstünlük iddiasında bulunmasından çekinmiyorum artık. Önceden çekinir, duygumu nötrleyerek ilişki kurmaya çalışırdım.. Ancak şimdi farkındayım: Şefkat duyuyorsam duyuyorum; ne yapayım? Benden büyükler de bana şefkat duyuyor. Şefkat akıyor. Şefkat duyabilmek de bu hikayenin kolaylaştırıcısı iken neden ondan vazgeçeyim, duyamadığım yerde nötr bir yerden adil olma kasımı kullanırım. 

O gece kaldığımız evde, yaşı oynaşmaktan çekilmiş bir çift vardı. Tabii sordum gençliklerini. Önce bir iki susup sonra dirilip anlattılar. Yaşlıları konuşturmaya bayılıyorum; onlar da benimle konuşmayı az sevmiyorlar. Çocukları otuzlu yaşlara gelmiş bir adamın, gencecik toy zamanlarında iş kovalamalarını, atanıp bir köye imam olarak gidişini… dinle anam babam dinle. Film gibi canlandı gözümde. İmam odasını temizlemeleri, birbirini süzmeleri… Sanki ben de oradaydım. Artık ilk hikâyelerini biliyorum. O yüzden bazen düşünüyorum: Film çekmeye ne gerek var? Bana ana dilimde bir hatıra dinletseniz yeter, ben zaten hülyalanıyorum. 

Eskişehir’deki insanları dinleme yolculuğumuzda pek yer gezdik mi bilmiyorum; hatırımda yok. Biraz eksikliğini hissettim, çünkü ilk defa gelen arkadaşı gezdiremedik. Onlar da biraz öyle tercih etti sanki. Bize şehrin kalabalığını, insanlarını, birbirimizi dinlemek ve desteklemek nasip oldu. 

Öğretmen olan arkadaşımız yeni bir projeye girişiyordu; teknik eksikleri vardı, şipşak onu hallettik. Çocuklarla kitap okuma buluşmaları yapacak. Bir yandan sinir oluyorum: Bu güzel kurslar, okulların yapamadığını yapıyor; çocuklar hem okula gidiyor hem sonrasında da yine okula benzer bir yere gidiyorlar. Yetse ya okullar…Diğer yandan da diyorum ki: İyi ki iyi öğretmenler var; çocuklara alternatif kapılar açılıyor. 

Eskişehir’den hediyeler aldım, ufak ufak… İsim yazılı çakmaklar vardı; onlardan birçok kişiye aldım. Bazılarını verebildim, bazılarını unuttum. Kolye ve yüzük aldım; kime ne alacağıma özen gösterdim. Büyük hediyeler değildi, küçük ve ince şeyler… Ufak şeyleri alabilmeyi ve verebilmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Çünkü büyük büyük şeyler yapmaya daha teşneyiz ama en çok ufak şeylere maruz kalıyoruz. O zaman ufak şeylere etki edebilelim. Bu ara biraz kırılgan olan kız kardeşimin boynuna çiçek motifli bir kolye taktım. Daha sonra o yola çıktı, “Bununla geziyorum,” diye bana fotoğraf attı. Onun bana verdikleriyle kıyaslanamazdı ya da ben belki ona daha büyük şeyler vermiştim daha önce. Ama şu andaydık ve şu an ona bu ufak hediye, şefkat bağı olmuştu. 

İstanbul, yorgun ama ilişkisel 

Trene bindik, İstanbul’a geldik. Yolda ne yaptık, hatırlamıyorum. Karşımıza bir çocuk ve annesi oturdu. Şimdi hatırlarken mahcubiyetle fark ediyorum, galiba çocukla ilgilenmedim. Gülümsediğimi hatırlıyorum sadece. Fazlası yok mu cidden, şehir içi toplu taşımalardan bile göz göze gelme ihtimalini kaçırmayan ben neye dönüyorum hayat telaşında? 

Trenden inince doğruca, Taksim’e geçtim. Devasa çantalarımla Diren Akademi’deki konuşmaya dinleyici olarak katıldım: Feyza Akınerdem, Nasıl Yalan Söylenir? Devlet üniversitelerinde dinlemek varken(yok), alternatif bir üniversite oluşturup dinlemeye gelmiştik. Hayli not tuttum. Yapının insanları nasıl kandırarak yönettiğine dair etkileyici bir paylaşımdı. Lakin benim şüphem yalanın yukarıdan aşağı değil aşağıdan yukarı doğru olduğu yönünde. Şöyle ki sanki yöneticiler halkı kandırarak koltuğu elinde tutuyormuş gibi genel ve kabul görmüş bir yaklaşım var, oysa halk yöneticileri onları unutmayacaklarını vaad ederek kandırıyor. Öyle kandırıyor ki iki eli ayağı olan insanlar kendilerini hiç ölmeyecek sanıyorlar, yöneticiler de türlü paranoyalar yaşıyorlar. Bir yalan kandırmaca var, ama bu tek taraflı değil.  Tabii asıl sorum neden dürüst olmayı, dürüst bir ilişki biçimini ve yönetim biçimini tercih etmiyoruz, neden süper kahramanlara ihtiyacımız var?  

Program sonrası iki liseli, bir yirmi yaşlarının tam ortasında bir 32’den çıkmak üzere, dört kişi takıldık. Kız neşesi ve merak ortak noktaları. İşte bu da yine karma ama ortak noktayı bulduran bir masa. Masalarımızı artıralım ve gerçekten bakalım birbirimize. Birbirimize bakmadıkça kandıracaklar bizi yalanlarıyla, yalan olduğunu bilsek bile karşı koyacak gücümüz kalmayacak, o yüzden masalarda bir araya gelmeyi artıralım.  Gece dostumda kaldım. Yıllardır ilişkimizle öğreniyoruz. Onun sınırlarını, çizgilerini korumaya çalışmasını; bunda gösterdiği üstün emeğe rağmen bağa, şefkate duyduğu ihtiyacı görüyorum. Yaş farkı olan ilişkiler çok kıymetli. Kendine de çift dikiş geçiyorsun; çünkü doğrusal bir ilerleme yok hayatımızda. Döngüseliz. Kendini anlamayan kendini bilebilir mi? Kendini bilmeyenin Rabbi bilmesi mümkün mü? Sen mi bizi bu kadar katmanlı yarattın Allah’ım, yoksa biz yaşarken mağaranın dibinden kendi suyumuzu mu çıkarıyoruz sürekli? 

O günlerde atlatmam gereken bir kriz var gibi hissediyordum. İçinde bulunduğum ruh hâliyle programlarda dolanıyordum. Ama yürümek değil de durmak iyi gelecek sanıyordum; “bir bitse de eve atsam kendimi” diyordum. Şimdi anlıyorum ki tam tersine, yürüdükçe ve başkalarını dinledikçe geçmiş aslında. 

İstanbul’da olmamın ana sebebi İBB Çocuk Hakları Festivali’ydi. Bu, festivalin beşinci yılıydı, koordinatörü yakın bir arkadaşım. Yani bu, sadece bir iş değil; duygusal bir bağ, bir dostluk meselesiydi. Dostluk kotamdan yıllık açık çek yazdığım çalışmalardan birisi. Bu yüzden önceliğim hep festivaldi: Güzel gerçekleşsin, arkadaşım ve süreç yalnız kalmasın istedim. Hem emekle, hem nitelikli iş desteğiyle hem de manevi olarak yanında olmaya çalıştım. Bazen yoğunlukta bir ara detayı bile birisiyle paylaşabilmek büyük bir nimettir. Oysa ben genelde ara detay paylaşmayı pek sevmem. 

Bu dökümantasyonu tutarken bir yandan ajandama bakıyorum; 11–15 Kasım arasına “ara işler yaptım” diye not düşmüşüm. Görünmez emek olmasın diye çok ısrar ediyorum oysa…Reflekslerimizde de etik, adil olmayı başardığımız zaman…  

Festivalleri zaten neden önemsediğimi belirttim. Çocuk hakları konusunun yerel yönetim ile desteklenmesi ile bir tür yönetim kültürüne dair değişiklik umudu. Bu sebeple ayrıca önemsiyorum. Festival çok kapsamlıydı, açılışından, atölyelere, atölye yerlerine kadar binbir emek ve incelikle dokundu. Programlara hem eğitmen hem dinleyici, katılımcı seyirci olarak dahil oldum. Programın her bir ayağını çok kıymetli buluyorum. Kendi dahil olduğum yerleri Sahaname de hatırlatmak istiyorum. Bu metnin adı Sahaname, çünkü sahada dokunuyor benim hikayem. Festivalin de bir ayağı gözbebeğimiz sahalarda gerçekleşti. Tarlabaşı – Balat – Sevgi Evi – Hastane sahaları…Sahalar da var olmak demek, bin bir görünmez emekle, gidememe korkusuyla direnerek sevebilmek demek.  Sürdürüyoruz, etkisini de görüyoruz ancak yeterli değil. Çocukları yaşama katmak, eşitliği sağlamak konusunda makas o kadar açık ki… Sevgi bağını küçümsemiyorum lakin yapılacak çok şey var. Yapılacakları sivil toplum tek başına yapamaz, aile tek başına yapamaz. Madem bir yönetim, bir devlet çatısı var; onları da bu işin içine katmayı bilmeliyiz. Bu yüzden yerel yönetimlerin düzenlediği festivalleri çok önemsiyorum. Çünkü yerel yönetim halka hizmet içindir ve festivaller nitelikli, yaratıcı, idealist işler yapan insanları halkla buluşturabilir. Bunun çocuk hakları temelli olması, etik bir yerden halka temas etmesi…Ohh.. Festival yüzüncü yılını da görsün; o büyürken, tüm yönetimler de halktan yana değişsin. Belki hayal gibi ama, olmaz mı, olabilir?  

Çocuklar çok güzel içeriklerle karşılaştılar. Özellikle clown sanatına ve oyuncularına bir kez daha hayran kaldım.. Clown köşede yalnız kalan çocuğu bile oyuna ve gülmeye dahil edebiliyor. Etki alanı çok yüksek. Belki Oça ile birlikte clown dersi almalıyız. Sevgi Evi’nden sonra clownlara gidip sarıldım. Çocukların orada iyi hissetmesi, okulda iyi hissetmesi… Bunlar onları hayatta tutmanın, kamusal hayata bağlamanın yolları. Çünkü kaçtıkları, ya da belki bir şekilde kaçırıldıkları karanlıklarda neler oluyor hiçbir zaman tam olarak bilemiyoruz. Çocukları korumak zor, başkalarının çocuklarını korumak daha da zor. 

Festival boyunca büyümelerine eşlik etmenin hayatımı zenginleştirdiği ikizlerimden biri yanımdaydı. Sadece “eşlik” demek yetmez onun varlığına. Birlikte bu hayatı yaşıyor olmamız büyük bir şans. Kimliğimiz, birbirimizin varlığıyla ve sevgisiyle güçleniyor. Ben 32’ye dokunurken kızlar 16’yı yaşadı; dünyanın en farklı ikizi gibi onlar. İkisi de benim hayatımı, birlikte var ettiğim aklımın ve kalbimin büyük odalarını büyüttü.  

Katıldığımız ilk etkinlik açılıştı. Açılışta başım çok ağrıyordu. Günlerdir yorgundum ve üstüme çöken bir hastalık vardı, buna rağmen orada olmamayı hiç değerlendirmedim. Oça’dan arkadaşlar yeğenleriyle gelmişti. Yeğendate dedik adına, çeşit çeşit date var ve biz hepsinin tadına bakmak konusunda iyiyiz. Salon tıklım tıklımdı. Merdivenlere oturduk. Ben kendimi dostumun kucağına bıraktım. Gözlerimi kapatıp açarak, yarı uyanık halde programı takip ettim. Konuşmacıların kendilerini görsel betimlemeyle tanıtmaları gururlandığım ince bir detaydı. İşte tam da böyle şeyleri büyütmeliyiz. İBB İstanbul Çocuk Orkestrası çıktı sahneye. Çocukların bir arada üretmesi, ortaya çıkan işin bu kadar özgün ve yaratıcı olması beni hem gururlandırdı hem de heyecanlandırdı. Sonrasında Hatay Senfoni Orkestrası’nın çocukları sahnedeydi. İki ekip birlikte çaldı. Bu başlı başına çok büyük bir anlam taşıyor. Çocuklukta hepimiz birbirimizden farklıyız, konuşma biçimimiz, ten rengimiz, utanma ve sevinme biçimimiz… Harita sınırları çizildiğinde “aynı toprağın insanıyız” diyoruz ama aslında üzerinde durduğumuz zemin bile bizi başka başka insanlar yapıyor: hava, su, mahalle, hikâye…Ve bütün bu farklılıklarla İstanbul’dan ve Hatay’dan gelen çocuklar, yan yana durup birlikte prova alıyor, birlikte bir şarkı söylüyor. Bu, barışçıl bir büyüme hâli. “Sen de benim gibi söyleyebiliyorsun”u görmek, sonra birlikte daha güzel bir ses çıkarabilmek…  

Festivalde çok çeşitli çok zengin içerikler vardı, lakin eş zamanlı programlar olunca haliyle seçmemiz gerekti. İki yetişkin atölyesine katıldım. Gülbahar Pay’ın “Çocuğun Sesine Duy” ve Onur Eylül Kara’nın “Haktan Öncesi ve Ötesi” “Çocuğun Sesine Duy” katılımcıların çoğunu daha önceden tanıyordum. Tanıdığım insanlarla bir konu etrafında toplanıp, kendi kişisel hikayelerimize mesafelenerek bir çalışmanın parçası olmak bana hep iyi hissettirdi. Zaten kendimizi konuya dahil ediyoruz ama düşüncelerimizin evrimleşmesine, duygularımızın düzenlenmesine ihtiyacımız var. Bu tarz düşünce haritaları oluşturan buluşmalar o yüzden ilişkilerimize de iyi geliyor.. Üç lise öğrencisi arkadaşım da bizimleydi. Onların tazecik varlıkları ile katılımı da ayrıca zengin hissettirdi. 

Diğer etkinlik de Onur Eylül Kara’ın “Haktan Öncesi, Haktan Ötesi” başlıklı konuşmasıydı. Onur Eylül’ü daha önce pek çok kez dinledim, yüz yüze tanışmadan da sevdim. Yeryüzündeki varlığını, sevgiyle,tutarlılıkla taşıyabilmesini çok kıymetli buluyorum. Bu yüzden koşa koşa sarıldım ona. Herkese sarılmayı tercih etmiyorum, insanlar genelde bu sınırı bana tanımıyor, ben de pek iyi yönetemiyorum,bu karşılıklı ve istediğim bir sarılmaydı. 

Söylediklerine aşinaydım ama canlı dinlemek başka bir yere temas etti. Tabii sevmek, her noktaya katılmak değil. İtiraz ettiğim yerler yine oldu. Sevgi, tam bir anlaşma hali değildir. Ama günün sonunda yanıma kalan şey şuydu: sevginin kudretini yeniden keşfetmek. Ve bir karar verdim; sevgi kapasitemi artırmaya çalışmaya ve sevgi kapasitemin yetmediği, tükendiği yerleri fark edip, oraları uğurlamaya. 

Bazen bende verecek bir şey yoktur o kişiye, o şeye ve karşımdakinin var sanıp da almaya çalışması bana artık bir gaspa, bir şiddete, bir saldırıya dönüşür. Ben aslında onu sevmiyorumdur. Sevgimin ölçüsü yetmez ona vermeye, onun da sevgisinin ölçüsü yetmez benim veremediğimi almaya. Bunu dürüstçe görebilmek, kabul edebilmek mesele.  

Anlamadan rahatlayamayan Efruze Esra’ya aşk olsun. Mümkünse anlaşılır, açık, şeffaf, etik ilişkilenmesi yüksek bir aşk olsun, olmaz mı, olabilir. Gizemlilik budalalığından istemem. Gizem, ruhların öpüşmesinde istemediğin kadar var zaten; o sırrı kavramaya çalışmak yeterince tahrik eder varlığımı. Kamusal hayatın ucuz gizem oyunları değil. 

Festival kapsamındaki benim için önemli bir diğer atölye kendi atölyemdi, barış çemberi-şefkatli iletişim atölyesi. Sahaname’yi okuyanlar Barış Çemberi’ni de biliyorlardır. Hem atölyesini yapıp etkileşim hayatına soktuğum hem de yayın hayatını üstlendiğim bir şey… Ne? Bebeğim mi, hocam mı, sevdam mı, kavgam mı, teorim mi, ömrüm mü? 

Podcast programını çıkaramıyorum. “Şefkatli politik özne olmak” sorusu orada duruyor. Sahaname III’de bu sorunun peşine düşmüş, bölümü çıkarmaya çalışmıştım,  Ama ben yaklaşmaya çalıştıkça bölüm benden kaçtı. Bu sahada ise onu kovalamayı bıraktım. Belki bitmiştir diye düşündüm. Belki bittiğini kabul etmeliyim diye… Aramıza mesafenin Allah’ını aldık. Yarasın. Atölyelere, buluşmalara devam ettim. Bu festivalde de “Barış Çemberi” demek hoşuma gidiyor, bunun da bir inisiyatif, bir imkân olduğunun farkındayım. “Drama” desek daha etkili bir katılım olur belki, ama “barış” diyebilmeyi bırakmamak istiyorum. Barışı, barıştan yana hiç nasibini almamış rantçıların tek eline bırakmak istemiyorum. Off, öfkelendim… Samimiyetsizlik ve aldatmanın meşrulaştırılması karşısında öfkeleniyorum. 

Bu atölyede “7’den 70’e” dedik. Ne yapacağım sürprizdi; çünkü kimlerin geleceği de sürprizdi. Zihnim birçok senaryo kurdu.. Geçen sene planlamıştım: “+16 Barış Çemberi” demiş, 20 kişilik bir kurgu tasarlamıştım. Kalktık, İstanbul’un diğer ucuna, Arnavutköy’e gittik. Görevliler yaş aralığını genişletebilir miyiz diye sordular olur” dedim. “Sayı değişse olur mu?” dediler “Olsun” dedim. Beşikten mezara çok karma kalabalık bir grupla barış çemberi yaptık orada. Görevliler esnekliğime hem şaşırıp hem iltifat etmişlerdi. Esneklik, başkalarına bir şey verme konusunda hayli esneğim ve bunu yaşarken geliştirdik farkındayım, gerçi lisede öğretmen annemi okula çağırıp “Kendinden başka herkese hayrı var.” diye beni şikayet etmişti. Annem iltifat mı ikaz mı duygusu arasında kalarak dolanmıştı günlerce evde. Ben daha yeni dolanıyorum ikisinin arasında ve galiba ilk defa soruyorum, gittiğim yol doğru mu, varlığımı doğru mu ikame ettiriyorum yeryüzünde yoksa bir şekilde oyalanıyor muyum.  

Programa anne, çocuk ve bağımsız kadınlar gelmişti. Hiç baba yoktu. Anneler, anne olarak, veli sıfatıyla gelmişlerdi; kendilerinin de katılımcı olacaklarına hazır değillerdi tabii. Onları da dâhil ettim, beraber bir çember oluşturduk. Çok güzel geçti, olumlu dönütlerde bulundular. Taşıdığım ve aktardığım şeyin bir ihtiyaca karşılık geldiğini biliyorum ancak etki alanı kısıtlı. Etki alanını artırmak için ne yapmalı?   

Yaptığımız şey iyiyse ve iyi geliyorsa, yeryüzündeki etki alanını artırmak bizim sorumluluğumuz. Böyle diyorum ama podcasti yine çekmiyorum 🙂 “Şefkatli politik özne olmak” zaten atölyede yaptığım şey de bu podcastin bölümü orada canlı canlı yaşandı.. 

Ben kendi kendime etki alanımı daraltıyorum, baltalıyorum sanırım. Ekseriyetle “mağaramda kalmak” denen formata daha yakınım. Hani diyar diyar gezer, insanlara ulaşır, onlarla temas eder, ilişki kurar, sevgiyi büyütürüm… Ama yine de bunun bir mağara olan kısmı var, orada bir şeyleri henüz aşamıyorum. Yayından, görünürlükten varlığın geri geri gidiyor. Yıllarca gelen her büyüme teklifini reddettim. Ünlülüğe karşı bir savunmam oldu. Haset edilmekten mi korkuyordum? Şimdi bu tarafımla biraz daha kendimin suçunu üstlenen bir yerden yüzleşiyorum. Tabii içim yine de temas kurmadığım insanlar tarafından ne ilgi ne sevgi istemiyor. Sanırım kendimden bağımsızlaşamıyorum; etkinin sorumluluğunu hissettiğim için, dokunabildiğim, ölçebildiğim karşılığını takip edebildiğim yerde kalmasını istiyorum. Belki hepi topu çok korkak biriyim.  

İlişkilerime İşleyen/Etki Eden Varlıklar 

Atölyem tamamlandıktan sonra, atölyeye katılan ve çok sevdiğim, benden yaşça büyük bir dostumun evine geçtik. Atölyeye gelen başka bir arkadaşım da bizimleydi. Daha sonradan sofraya gelen arkadaşlar da oldu. Böylece yine bir masa kuruldu, etrafında yeni tanışmalara yer açıldı, sevenlerin de kotası biraz daha onarıldı. Kaç gündür yorgunluğumu yere düşürmüyordum.  Sürekli hareket hâli, gittiğim her yerde hattı koruma çabası, özellikle birçok insanın duygusal kırılmasını dengeleyici bir unsur olma hâli üzerimde bir gerilim yaratmıştı. 

Bana en iyi gelen şey sudur; çok su içerim. Deniz, göl, ırmak, nehir… Ne bulursam hemen girerim. Modern şehirde de çözüm duş işte. Dostluk, gözetilmek, garip ama tahmin edilmez bir alan açıyor insana. İlk defa gittiğim bir evde, sanki çok doğal bir şeymiş gibi üzerime su döktüm. Bedenim, ruhumun yorgunluğunu biraz daha taşıyabilir hâle geldi; o akşamı da böylece çıkabildim. 

O evin sahibi Nurgül, 1001 Kitap’tan bir arkadaşım. Beş-altı yıl oldu; neredeyse her hafta bir gün Zoom’da buluşup bir eser üzerine konuştuk. Birbirimizi iyi biliriz; dip köşe satırlara kadar. Bana bir mektup yazmıştı; geçen buluşmamızda vermişti, ben de bu sefer cevap yazıp götürdüm. Açık, şeffaf, kırılganlığımı ifşa eden bir mektup… Derdini söyle derman bulasın, vermeyi başarana kadar yırtıp atasım vardı ama verdim ve çok geçmeden derman oldu bana karşılığı. Hemen birkaç saat sonra  akşam Apsolit tiyatro oyununu beklerken, arada bir fısıltıyla cevap verdi mektubuma  “Efruze Allah da yalnız. Allah’a kim şefkat etsin?” Off… Yetti. Kadın, idrakimi sıkıştığı yerden aldı, açtı, açıldığı yerden aradığımı buldum, içime de su serpildi. Şimdi böyle döküp bakınca, yolda bana nelerin iyi geldiğini daha net görüyorum. Bu son altı ayda, benden yaşça büyük olanlara, özellikle ablalara, hayatımda daha çok yer açtım. Çünkü şefkate, gözetilmeye, birilerinin bana merhamet edip büyüklük yapmasına ihtiyacım var. Bu da bir denge. 

 Hayatımızda hem büyükler hem küçükler olsun. Hep aynı kişiden alıp, hep aynı kişiye vermeyelim. Ama o kişiyle de denklik kurmaya çalışalım: Bazen o versin, bazen ben. Hesap tutarak değil, eşitlik adalet talep ederek değil, gözeterek. Başka türlü öğrenemeyiz insanlığı. İnsan nisyan içindedir, unutur. Başka bir insan gelir, ona hatırlatır. 

Benim büyüğüm, ablalığını, abiliğini sevdiğim — öyle hitap etmesem de varlıklarında şefkati aldığım — döngüsel bir şekilde birbirimizden öğrendiğimiz ailem geldi. Bütün sahanamelerimde onlara dair bir anlatı var. İliklerime işleyen varlıklarına şükür. Birlikte güzeller, ama bunu mümkün kılan şey, ayrı ayrı güzel insanlar olmaları. Bunu düşünüyorum: İyi olmayan biri ne kadar sevebilir? İkisi de iyi insan, ahlaklı insan. O yüzden kurdukları şey de bu kadar iyi. Allah iki cihanda da her şeyin iyisi ile nasiplendirsin hikayelerini. “ Düşler Ormanı” sahne performanslarını gerçekleştirdiler. Sofrayı biz kurduk. Sinem anlattı, Emre sesiyle, enstrümanlarıyla onun boşluğundan açıldı.. Dizlerinin dibinden dinledim onları. Varoluş hâllerini içime çektim. Çocukları, fahri yeğenlerim de sol tarafımdaydı. İnsanları “güzel”de toplamak da güzel, “güzel” olarak toplayabilmek de.  Her sahanamem, sizin varlığınızla bereketlenerek yazılsın. 

Metin Altıok’un “Kuşlu Gazel”ini birlikte söylediler. Bu parçayı onlardan dinlemeye dair bir his zaten yayılmıştı içime ama tam da aradığım parça olacağını bilmiyordum. O günden sonra bu parçayı çok dinledim, ama en çok onların söyleyişini sevdim. Sözleri bu sefere yoldaş oldu:  

… 

Son kuşlarımdı bunlar 
Dedim telef olmasın 
Son kuşlarımdı bunlar 
Dedim telef olmasın 

Geçti artık göğsümde 
Kuş barınmaz anladım 
Geçti artık göğsümde 
Kuş barınmaz anladım 

Esti rüzgâr bozuk bozuk 
Örselendi yüreğim 
Esti rüzgâr bozuk bozuk 
Örselendi yüreğim 

Eksik gedik ne varsa 
Ezberden tamamladım 
Eksik gedik ne varsa 
Ezberden tamamladım 

Bende sönen şavkıması 
Sürsün diye yaşamın 
Bende sönen şavkıması 
Sürsün diye yaşamın 

Bu kuşları senin için 
Gözlerimde sakladım 
Bu kuşları senin için 
Gözlerimde sakladım 

…  

Yaşamın bende sönen şavkıması sürsün diye, bu kuşları senin için gözlerimde sakladım… İşte burada kaldım. Yaşamın bende sönen şavkıması nasıl sürecek? Kuşları gözlerimde nasıl saklayacağım? Gözlerim, kulaklarım; acıdan, ağrıdan ve sevgisizliğin şiddetinden yanıyor. Ben yaşamın şavkımasını nasıl sürdüreceğim? Kalbimdeki kırgınlığın sebebi buydu; onlar son kuşlardı. Telef olmasından korkuyordum. 

Son kuşlarımdı bunlar dedim telef olmasın, ne çok ağır duygudan geçtik, yarın yine düşeriz, öfke, hüzün, yas, neşe, sevinç hiçbir yere gitmiyor, dönüp geliyor, kuş hafifliyor tekrar geliyor, bu yazıyı yazarken yabancıyım o halime ama o halim gerçekti biliyorum. Son kuşlarım telef olacak gibi bir inleme sarıyordu bedenimi, geçti, nasıl, Sinem dedi ki “biz sana kuş, sen bize kuş.” 

Barış Çemberi, kaynak atölyelerinden birisini de gerçekleştirdim İstanbul’da iken. Çünkü kaynak atölyelerim tarihlere bağlı ve 23 kasım önemli bir tarih. Roald Dahl’ın ölüm günü. Doğum gününde de bir yazı yazıp yayınlamıştım. https://medyascope.tv/2025/09/14/efruze-esra-alptekin-yazdi-roald-dahl-i-hatirlamak-rahatsizlik-cesareti-ve-yan-yana-durabilme-istegi/ Ölüm gününde de bir barış çemberi atölyesi yaparak 2025 yılında ilham aldığım birine tam bir borç ödemesi yaptım. Darısı tüm kaynaklarımın başına. Bu da bir onurlandırma şekli. İçeriğim Yaman Tilki eserinden yola çıkarak oluşturmuştum. Yazımda da bahsettiğim odakta kaldım, rahatsız etme cesareti ve yan yana durma isteği. Sevildiğimin ve sevdiğimin net olduğu bir zeminde birilerini uyuz etmek zevkli ama bu sağlam zemin yokken ne kadar cesuruz rahatsız edicilikte? Ben cesur gibi dursam da gayet çekiniyorum, kıyamıyorum. 

Güzelce rahatsız oldular. Dirayetli bir gruptu. Çıkışta, sırf onları rahatsız ettim diye, daha fazla onlarla durmak istedim. Ev sahibi kompleksi… Bazen durmadan dönüp hizmet eden teyzem gibi, insanları duygusal vericilikle yoruyorum. Oturduk bir yere. Yine karma bir masaydı. Masadakilerden genç bir kız arkadaşım vardı; ortak arkadaşlardan tanıyoruz birbirimizi. Üzerinde gençliğin telaşı var. Bana sevimli gelir, şefkat duyarım. Ama aslında hiç yalnız vakit geçirmedik. İki insanın birbirini tanıması için gereken ilişkisel zamanı da paylaşmadık; toplamda on kez bile bir araya gelmedik. Masada bir şey oldu. Benimle ilgili, şahit olmadığı bir konuda kesin bir yargıda bulundu. Ben sadece gülümsedim. İtiraz bile edemedim, çünkü aslında kişisel hayatımda üzücü deneyimlere dokunuyordu. Hikâye şuydu: İsim vermeden, onların da tanımadığı birinin ikili bir hayatına şahit olduğumu ve ben hiçbir tepki vermediğim halde sadece şahit olduğum için o kişinin varlığımdan rahatsız olduğunu düşündüğümü paylaştım. Bunun üzerine “Rahatsız olur çünkü sen bunu genel ortamda söylersin.” dedi.  Tam da yapmaktan kaçındığımı düşündüğüm bir davranışla etiketlenmek benim için afallatıcıydı, donma tepkisi yaşadım, bir şey diyemedim. Sevde “Yoo,” dedi. “Söylemez, önemsemez hatta. Efruze için insanların kusurları o kadar önemli değildir. Ama karşı taraf, tam da bu yüzden rahatsız olur.” İçim aktı o an. Sevde, on dokuz yaşımdan beri büyüme yolculuğuma bazen abla, bazen arkadaş, bazen yoldaş olarak eşlik ettiğim canımın içi. Onu hep severim ve iyi olmasını isterim. O an sesi, benim sesim oldu. Hesapsız bir şekilde refleksle yaptı belki sorsam farkında bile değildir. Savunulmak ne iyi geliyor insana… Bana özellikle. Çünkü ben, başkasının hakkını yedirmemek için verdiğim mücadeleyi, kendim için bu zamana kadar hiç veremedim. 

Bir başka kız kardeşimle buluştuk. Hayli zaman vakit geçirememiştik. Ama buradayız ve seviyoruz birbirimizi diye hatırlatmamız lazımdı, bu içimizin bağımızın ihtiyacı. Validebağ’da biz ve kediler dolandık. Tüm telaşlarımızın içinde sevdiklerimize kendimize sakin o anı açalım, açmamız lazım bize de açılması lazım. Ve mümkün değil, değil. Seviyorsak, seviyorlarsa burayı buluruz. 

Seversin ve iyi olmasını istersin… Bu basitlikle bazen gereken neyse onu yaparsın. Gereken biraz uykusuz kalmak, biraz tahammül etmek, biraz daha fazla yol gitmek olabilir. Benim sevgi hikayelerim içinde yeri en kuvvetli olanlardan biri Furki’dir; kuzenim, çocukluk arkadaşım, çok fazla duyguyu onunla öğrenerek büyüdüğüm insan. Hayli zamandır görüşememiştik. Görüştük, çay içtik, kitapçı gezdik, birbirimize kendimizden haber verdik. 

Aslında olan biteni yeniden anlatmak istemiyordum. Ona anlatmadan da dertlerimle baş etmeyi bir şekilde öğrenmiştim. Bu bile başlı başına bir büyüme hamlesi. Ona ilk bir şeyleri anlatamadığım zamanlar anlatamadığım için çok kırılmıştım; sonra onu bağışladım, evet bağışladım. İsterseniz buna kibir deyin ama bazı kırılmalar vardır; biri diğerini bağışlar, sonra yeniden sarılırlar. Bazen verdiğimiz eziyet denk değildir, adaletle, eşitlikle çözülmez oradaki yara. Ama birinin sevgisi, diğerini bağışlamaya yetebilir. Bizimki de yetmişti. Bir yerde şunu anladık: Biz çok küseriz ama birbirimizi kaybetmeyiz. Bunu fark ettikten sonra da bir daha hiç küsmedik.  

Neyse, ona son olan biteni anlattım. “Anlat işte, geçiştirme,” dedi. Anlattım. Her şeyi gayet olağan şeylermiş gibi aktardım; “İnsanlık hâli, işte o da böyle yaptı.” dedim. Bana dönüp, “Esra, bu, bu zamana kadar olanlardan daha kötü.” dedi. 

O an söylediğini kavradım ama asıl etkisi sonradan, içimde daha çok yankılandı. Ben, kendime yapılanın ne kadar kötü olduğunu bir türlü idrak edemiyorum. Karşımdakini anlama çabam her zaman daha baskın geliyor. Ama evet, bu gerçekten öncekilerden daha kötüydü. İyi ki bizi gören insanlar var hayatta. Bize bakıp, hikâyemizi dinleyip, bizim geçiştirdiğimiz şiddet emarelerini görüp gösteriyorlar. 

Bu, bu zamana kadar olanlardan daha kötüydü gerçekten. Bu açıdan ya nasipsizdim ya da bu da benim nasibimdi. Herkes başka bir yerden nasipli olabilir.  

Bu süre zarfında “Belki derdimize çare çiçek” adlı masalım yayınlandı. Dostlarım olmasa yayınlanmazdı. Sahaname II’de bundan bahsetmiş olmalıyım. Bu masalı Dersim’de de anlattım. Ondan önce, yedi yıl evvel Beşiktaş’ta bir kafede anlatmıştım. Sinem ve Mehmet’in “Yazmalısın” demesiyle kaleme aldım. Yayın için iyi oldu mu, emin değilim. Biraz uzun olmuş olabilir. Sahnedeyken anlatmak daha kolay; kalıcı, yazılı bir metin hâline getirmek konusunda çok mahir değilim. Ama yine de yazdım. Bazen insan, seni gözeten ve sana inanan dostların ittirmesine kulak vermeli, teslim olmalı. 

Öykü şurada: 
https://orniskitap.com/dergi/ 

Bir yıldır Kuzey Avrupa’da yaşayan ablam geldi. Ülkeye dair en çok özlediği şey, anadilinde tiyatro izleyebilmekmiş. İngilizcesi iyi, üçüncü bir dili de derdini anlatacak kadar biliyor. Ama anlatı sanatının, kendi dilinde izlenmesinin ne demek olduğunu; edebiyatta, türkülerde nasıl bir karşılığı olduğunu ben de çok iyi biliyorum. Özlemini gidermek için, gelmeden önce birçok tiyatro bileti almıştı. Profesyonel oyununa birlikte gittik. Uzun zamandır merak ettiğim bir oyundu. İki saat boyunca bizi orada tutabilmeleri güzeldi. Ama ben yine “değerlendiren gözle” izledim.  

Bu sefer saha arkadaşlarımdan iki güzelin doğum günü kutlaması vardı. Yine sürpriz bir şekilde bir araya geldiler. Bizim başka bir oturumla çakıştığı için katılamadım, ama onların bir araya gelmesi ve kutlamaya devam etmeleri “iyi ki” dedirtti. Doğumlarda, ölümlerde, düğünlerde, iyi ve kötü günlerde yan yana olabilmek ve ihtimamla ilişkilenmek zor mu? Aslında değil; olabiliyoruz işte. Olmayanlar da kendi tercihleri doğrultusunda ilişkiler yaşayabilirler. Ben sevgi kotamı güçlendiren ve zayıflatan şeyleri analiz etmeye çalışıyorum. Mesela, hastayım diye Azra atölyeye çorba yapıp getirdi; bu hamlesi sevgi kotamı güçlendirdi. Bunu nasıl reddedebilirim, ya da bu sevgiden nasıl mahrum kalabilirim? 

Bu, bir alışveriş değil; sevginin kudretine yoğunlaşmak, sevgi kotamı beslemek ve aynı şekilde başkasının da sevgi kudretini güçlendirmektir. Kuçuradi: “Sevmeyi öğretmek, sevginin neleri başarabileceğini öğretmek.” diyor. Bizi besleyen de bizden beslenen de olmalı; aksi hâlde bağımlılık oluşur. Akışta kalabilmek bence tam da bu. 

  Biz doğum gününe gidemedik, çünkü Çocuk Edebiyatı oturumu vardı. Çocuk hakları ile çocuk kitapları arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. Oturumu dinlemek, sevgili yazar Güzin Öztürk’ün ve birçok yazar-editör arkadaşın bizim mütevazı gönüllü soframıza katılması çok kıymetliydi; hâlâ ağlarını toplumsal iyi oluşa katkı üzerine kuran insanlar olduğunu hatırlamak iyi geliyor. Oturumun emekçisi Ceyda bir noktada umutsuzdu, ben de karşılık olarak umudu ortaya koydum. İnsan insana ihtiyaç duyuyor; birimiz umutsuz olunca diğeri umudu hatırlatıyor, biri umutlu olunca diğerine güç veriyor. Böyle denge kuruyoruz birbirimizle: Omuz omuza, insanın insana ihtiyacı var. 

Etki Kapasitesini Artırmak/İyilerin Örgütlenmesi 

İyi olmak tek başına yeterli değil. İyi olmak; hem başkasına zarar vermemek, hem başkasına iyi gelmek hem de insanın kendini iyi hissetmesi demek. Bu, sevgisizlikle değil; tam tersine, sevmekle ilgili. Beni seven ve okuyan insanlar var. Bu güven duygusu kıymetli. Sevgi, zekâmızı, etiğimizi ve adalet duygumuzu yükseltecek yegâne şey. Birbirimize sevgiyi öğretelim; dostlukla etki kapasitemizi birlikte artıralım. 

Etki kapasitemi mi artırmalıyım, etik mesafemi mi güçlendirmeliyim, yoksa her şey nasip mi? Eğer her şey nasipse, hiçbir sorunu çözmeye çalışmamalı insan. Oysa ben durmaksızın etik üzerine düşünüyorum. Etik becerilerim gelişsin, daha fazla sevebileyim diye çabalıyorum. İletişimde her geçen gün daha bilinçli, daha dikkatliyim. Peki ya aradığımı orada bulamayacaksam? Ya bu gelişim, beni şiddetten ve kötülükten korumaya yetmeyecekse? 

Etki kapasitesi üzerine düşünürken, kariyer anlamında da kendimi sorguladım. “Apsolit” ve “Profesyonel” tiyatro oyunları çok övüldü; merakla bekledim. Bu seyahatteki entelektüel merakımı da onlarla giderdim. Konuları ilgi çekiciydi ancak ilkinde klişe bulduğum pek çok unsur gözüme çarptı, ikincisinde ise tiklerin abartılı kullanımı anlatıyı zayıflatıyordu. “Apsolit”teki oyuncu, çok farklı sesler çıkardığı için takdir ediliyor. Ama bu zaten oyunculuğun bir parçası değil mi? Ben oyuncu değilim; özel bir çaba göstermiyorum. Belki de hikâyenin konforuna sığındığım için anlatıcılığı seçiyorum. Bu da beni performans sorumluluğundan azat ediyor olabilir. Ya kendimi gerçekleştirmiyorum ya da çabadan kaçıyorum. Yazmaya mı daha çok emek vermeliyim, performansa mı yönelmeliyim, yoksa odamı toplamak, para biriktirmek gibi daha dünyevi hedeflere mi odaklanmalıyım? 

Günlük hayatımızı çok fazla soru ve duyguyla geçiriyoruz. Bazen cennete girip tertemiz bir depresyona teslim olmak ya da sadece bir dizi izlemek istiyorum. Hayatımın zor dönemlerinde diziler beni gerçekten ayakta tuttu. Ama şimdi zor bir dönemde miyim? Belki de değilim. Zor olmaya bile vakit yok. 

Bu süre zarfında iki ayrı grupla aktif iletişimim ve emek ilişkim arttı. Bunlardan biri İhtimam grubu; beni, sevebilme yeteneğine ve kendimle bakım ilişkisini yeniden öğrenmeme yaklaştıran Gizem’e ve onun sayesinde yenebildiğim bazı korkularıma buradan sağlık olsun. Feminist ve zaten “dışarda kalma” hâlini deneyimleyerek kendini var etmiş birçok insanın olduğu bir gruptayız. Sadece birlikte “bakmak” mümkün mü, büyük büyük planlar, anlaşmalar, ağlar kurmadan bunu deniyoruz. Bir yola varır mıyız bilmiyorum ama varamasak da birbirimizi tutacağız. Biraz sakin, biraz kaygılı… Beraber aradığımız bu hikâye hayatımda yeni ama iyi geliyor bana. 

Diğer grup ise Biz Yurttaşlar / SSDSA. Zaten Sahaname III’te bahsetmiştim. Bu sefer bazı arkadaşlarla yüz yüze bir araya geldik, bir çay içtik. Bu iki ağla birlikte ilişkisel belirsizliğe biraz daha açıldım. Yeryüzünde iyi insanlar var ve bunu görme kasımızı genişletmemiz gerekiyor. Bir yandan da kendime soruyorum: Her yerde ne yapıyorum? Daha ne kadar bölünebilirim? Bu kadar bölünmeden iyi bir şey çıkar mı, yoksa kendimi mi yok ediyorum? Yine de insanlarla bir araya gelmek, basit ve sade bir iyi oluşa tutunmak bana iyi geldi. Yeryüzünde bu kadar çok iyi insan varken, neden daha fazla etki edemediğimizi görmek de bana bir şey öğretti. 

Etki kapasitesini artırmak üzerine, bunun bir sorumluluk olması üzerine düşünüyorum. Çünkü yıllarca bundan geri durdum. “Ben iyi olayım, minör siyasetle kendi ilişkilerimi, kendi ağımı sağlam kurayım” dedim. Ama majör siyasetin etki alanından kaçamadığımız sürece, bunun da bir tür yanılsama olduğunu fark ediyorum. Eğer gerçekten “iyi” olan bizsek ve buna inanıyorsak  o zaman bu iyinin etki kapasitesini artırmakla da sorumluyuz. Bu da iyilerin örgütlenmesi demek. Belki de hep ihmal edilen nokta tam olarak bu. 

Şahmaran’ı hangi çizgide devam ettirmeliyiz, bunu da bu bağlamda düşündüm. Hikâye anlatıcıları olarak ne çok hikâye anlatmışız… Anneannemin üç-dört hikâyesi vardı, bunu eleştirirdim. Şimdi dönüp bakıyorum da, ben de aynı yere gelmişim. Yıllarca aynı oyunlar tekrar tekrar sahneleniyor. Bir ömre sağlam bir oyun referans olabiliyor. Hikâye anlatmakla tiyatro sanatı arasında bir fark var ve bu farkta bazen konfora mı sığınıyoruz diye düşünmeden edemiyorum. Beni geliştirmeyen her şey, bir yanıyla beni öldürüyor ya da ben yine kendimin fazla üzerine gidiyorum. 

Bu yolculukta benim için bitiş tarihini belirleyen bir gün vardı. 25 Kasım’ı bekliyordum. Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü yürüyüşü vardı, eylemlerde olmayı önemsiyorum. Bir kafa fazla olmak, bütünde bir parça olmak, sokakta olma hakkını korumak, olası bir şiddete karşı yan yana durmak için oradayım. Kızları götürmedim. Çünkü geçen yıl 25 Kasım çok şiddetli geçmişti. Kolluk kuvvetlerinin aşırı yoğunluğu, sadece slogan atmak isteyen kadınların suçlu gibi çevrilmesi bile başlı başına bir şiddetti. Dahasına da şahit olmuştuk. Bu sebeple, bu yıl da sert geçme ihtimaline karşı, sadece örgütlü ve deneyimli arkadaşlarla çıktık yola. Ancak süreç çok kolay aktı. Hatta yıllar sonra Taksim’i gördük. “Allah’ım, Taksim’e çıkıyoruz” diye bağıran o heyecanlı sesleri ben de kaydettim. Ama benim yüzüm düştü, o heyecanı paylaşamadım. Esad’ı düşüren ordu Suriye’de ilerlerken de aynısı olmuştu; sevinmek yerine olanlardan şüphelendiğim için dışlanmış hissetmiştim. Taksim’de de o an sanki yalnız kaldım. Çünkü “Taksim’e çıkıyoruz” sevincini yaşamak yerine aklımdan şu sorular geçti: Bize şu an niye izin veriliyor? Bu yürüyüş neden bu sefer bu kadar kolay? Neden yukarıda birileri anlaşıyor? Ben aynı ben olduğum halde, bir yıl dayak yiyip diğer yıl yürüyebiliyorsam, ben hâlâ “sürtük” değil miyim? Ey cemaat, benim makbul mü hain mi olduğumu neden benim hiç tarafı olmadığım ve hatta haberdar olmadığım anlaşmalar belirliyor? 

Küçük hayatların önemi var. Bu yüzden anlaşma yapanlara da bu düzenin bu şekilde tepeden belirlenmesini destekleyen iki tarafa da razı değilim. O zaman bizim dayak yememiz de sanki o anlaşmanın gereğiymiş gibi oluyor. Bunu desteklemiyorum. Daha büyük bir sevinç için harcanmayı kabul etmiyorum. Şeffaf olmayan hiçbir süreci desteklemiyorum. Bu durumun tam da barış süreciyle alakalı bir mevzu olduğunu düşünüyorum, siyasi barış sürecini de bu duygularla takip ediyorum. Neler oluyor? İnsanlar neye göre ölüyor, neye göre söz sahibi  ” oluyor? İnsan hayatının değeri nedir? Ülkede siyasetçisi ayrı, hak savunucusu ayrı, “Ben daha çok barış istiyorum!” diye adeta yarışırken barış niye yine de ortalarda yok? 

Peki etki gücü olanlara ve kötüye kullananlara karşı ne yapacağız? Kuşları telef etme konusunda—hani bile isteye yapmayıp da zarar verenler, cahiller, sakarlar dışında—bir de gerçekten kötüler var. Bilerek, isteyerek zarar vermek isteyenler. Onlarla ne yapacağız? 

32’den 33’e Geçiş Sahanamesi: Son Kuşlar ve Sevgi Kotası 

  Ben bildiğim yoldan devam ettim. Kendi etik sorumluluğumu ve sevgi kotamı büyütme işini sahiplendim; günleri tek tek tamamladım. Sahaname II’de, Tokat’ta düğünlerine katıldığım çiftin evine gittim. İstanbul trafiğinde zaman aralara sıkışıyor; neredeyse gün bitmek üzereyken vardım. Günün dördüncü durağıydı. Üç büyük etkinliğin ardından onlara ulaşabildim. Bir kahve, bir çay, bana özel alınmış küçük bir pasta, biraz sohbet… Sonra uyuduk. Sabah kısa bir kahvaltı ve bir eşlik hâli. Uzun uzun paylaşacak vaktimiz olmasa da artık birlikte olduğumuz anları daha dikkatle, daha odakta yaşıyoruz; ilişkiye, anlamaya yaslanarak, genişleyerek ayrılıyoruz. 

İlişkilerin her türlüsünü seviyorum; yeter ki samimi olsun, sevgiden yana bir şüphe barındırmasın. Dengeler değişir, ama seviyorsak değişen dengeye uyumlanmayı da öğreniriz. Önce düğüne, sonra iki aylık yuvalarına gittim. Küçük dünyamızda her an sarsıntılar yaşanıyor; sarsılıp yeniden yerleşiyoruz. Japonya’da depremi yaşayan bir bilim insanı depremi aşkla heyecanla anlatmıştı: Güvenliği tehdit altında olmadığı için korkmadan, yapışmadan, doğada olanı izlediğini anlatıyordu. Ona imrenmiştim. Sanırım her sarsıntıda ona yeniden imreneceğim. 

Bu kez de bir nikâha katıldık. Yazın, bir iş vesilesiyle tanışmıştık; hayat bizi karşılaştırdı. Biz de kısa temasları avantaja çevirip birbirimizi tutuyoruz. Tutmak zorunda mıyız? Hayır. Her karşılaşmayı ve herkesi aynı oranda sevmiyoruz; bazı ruhlar, bazı ruhlara daha çok çekiliyor. Biz bu arada, arkada, yolda bir şekilde tercih ederek, tercihlerimiz sayesinde birbirimize çekildiğimiz, güvendiğimiz Sümeyye ile oluyoruz. Sahne ya da iş yapmayıp pizza yiyoruz.   

Bir yandan yeniden yeniden insanlar tarafından aldatılmayı deneyimleyerek bu yaşa gelmişklen yine de insana güvenebilir miyiz? Evet, güvenebiliriz. İnsan da nefs vardır, unutur doğru. Ama ben de aldatılınca sarsıldığımı yeniden deneyimleyene kadar unutuyorum.  İyi ki unutabiliyorum, yoksa nasıl yeniden sevebilirdim? Yine de siz aldatmayın kimseyi. Sevin demiyorum, ama kimsenin inancına sevgisine zarar vermeyin. Sevebildiğinize gidin, sevebilmeye emek verin. 

Bu yoğunlukta yine de okudum: şiir kitapları, Substack yazıları, podcastler, haber ve köşe yazıları… Düşmanlığın “yararlarını” bir türlü devam ettirmedi kendini. 1001 kitaplarını dinledim ama okuyamadım. Çocuk kitapları okudum, Güzin’in eserleri, blog yazıları… Yeni insanlarla, eserlerle tanışmak, karşılaşma alanlarını korumak, etkiyi büyütmek ve paylaşmak… Hayat bir şekilde böyle aktı işte. 

İlişkilerimiz bizi ne kadar etkiliyor? Beni bu sefer etkilemedi; çünkü odağımı yapılacaklara, toplumsal iyi oluşa katkıya vermeliydim. Etrafımdaki insanları dinledim. İlişkiler onların hayatında epey merkezdeydi; bu bana garip gelmedi. Öyleyse öyledir. Ama duyguları yalnızca kalbi değil, nefesi bile etkiliyor. 

Çalışma hayatına bir süredir eşlik ettiğim bir kadın vardı, yüzü düşüktü, sanki ruhu biraz çekilmiş gibi. “Neyin var?” diye sordum. “Yok, bir şey,” dedi. Üç, belki dört kez sordum. Yine fark etmeden birinin çok üzerine gitmiş olabilirim. Paylaşmaya başladı. Eşi gönlünü kırmış. Ailesinin yanında yok sayıldığını hissetmiş. Bu his, iki hafta boyunca yüzünden silinmedi. Gönül kırılınca onarması neden bu kadar zor oluyor? Ya da gönlümüz neye, kime göre kırılıyor? Benimkinin eşiği daha düşük gibi geliyor. Küçük bir alma çabası bile bana iyi geliyor. Niyetin kendisi yetiyor bazen. Sevilmenin ihtimalini hissetmek yetiyor. Bundan şüphe ettiğim anda ise, kendi sevgi kotamdan yememek için geri çekiliyorum. 

  Tuğçe ile buluştuk yine, muzip suçumuzu tekrarladık, yine öyle bir mekandaydı. Böyle deyince de gizlice pavyona gitmişiz gibi duruyor. Ama gitmedik. Daha arabesk zevklerimizi ayartıyoruz. Liseli olma duygumu hatırlatan şeyleri seviyorum. Biz Yurttaşlar’da onu hatırlatıyor. Merak ediyorsun birbirini, biraz delikanlı bir kuvvet geliyor ilişki haline, inanıyorsun bir şeye ya da denemekten korkmuyorsun. 

Uzun, katmanlı bir yorgunlukla ama açık bir akışla bırakıyorum bunu buraya: apaçık ben. Hem kendi içimden geçişimin hem de dış dünyayla temas ederken ne kadar parçalandığımın resmi bu. Ama yazdıklarımı okuyunca, parçalandığım yerden nasıl toparlandığımı da görüyorum. Biraz delice, Aysel Gürel vari, sanki kafayı yemişçesine; ama yine de bu dürüstlük ve çıplaklık hâlimle gurur duyuyorum. Dönüp okuduğumda iki damar beliriyor metnimde: Birincisi, yorgunluk, teslim olmayan bir yorgunluk. Yorgunluğumu inkâr etmiyor, onu kabul ederek kendimin yanında duruyorum. İkincisi, “son kuşları” koruma arzusu: umut, sevgi kudreti, saf iyi niyet, etik çizgi, ihtimam… Bunlar benim son kuşlarım. Telef olmasınlar diye bazen çığlık atıyorum, bazen içimden inliyorum. Sonra, aklı en başında kalan duygumla, kelimeler aracılığıyla onları nasıl koruyabileceğimi arıyorum. Aramaya da bulmaya da devam edecek benim hikâyem, inşallah. Ama bu yazının açtığı yerlerden bulduklarımı şimdilik buraya topluyorum: 

🌿 Son Kuşları Telef Etmeyeceğiz 

   Son kuşları telef etmemenin yolu, önce kendi duygunu kabul etmekten, sonra başkasının duygusuna da alan açmaktan geçiyor. Herkes kendi acısını tek gerçek sandığında telef başlar; oysa acılar arasında bir hiyerarşi yoktur. Senin içindeki yangın ne kadar yakıyorsa, başkasının yüreğinde yanan da ondan aşağı değildir. Bu yüzden öfke duyarken bile etik mesafeyi korumak gerekir. Kendimizi savunurken bile, ortak yaşam ilkelerimizden vazgeçmemeyi öğrenmeliyiz. 

Bu sahadaki en büyük keşfim, sevgi kapasitesini ölçmek ve korumak oldu. “Sevgi kotası” dediğim şey, kimden ne kadar sevgi alacağını, kimde ne kadar kalacağını bilme hâlidir. Bu bir hesap değil, hayatta kalma biçimidir. Sevgi hoyratça harcanacak bir kaynak değildir; özenle, ihtimamla büyütülmesi gereken bir kudrettir. İhtimam dediğimiz şey ise bakım, dikkat, sorumluluk ve sevginin aynı çizgide buluşmasıdır. 

Birlikte düşünmek, birlikte yas tutmak ve birlikte iyileşmek mümkündür. Çünkü sevgi kudreti, insanın iyiyi seçme kapasitesidir ve kendimizdeki bu kapasiteyi artırmakla sorumluyuz. Bu sorumluluk yalnızca başkalarını affedebilmekle ilgili değil; en kırılmış, en sevilmemiş hâlimle kendimi de sevebilmeyi öğrenmekle ilgilidir. 

Ağlayacağız, yas tutacağız, “yorgunum” diyeceğiz. Analizimizi doğru yapacak, hem kendi duygumuzu hem başkasının duygusunu kabul edeceğiz. Sevgi kapasitemizi genişletecek, sevgimizi doğru yere verecek, ihtimamı çoğaltacak ve birbirimize öğreteceğiz. Son kuşları; korkuyu konuşarak, yorgunluğu kabul ederek, etiği terk etmeyerek, omuz omuza durarak ve sevme kudretimizi koruyarak birlikte kurtaracağız. 

Bunları yapmak için bir çaba harcıyorum. Bütün ömrüm bu çabanın içinde geçiyor; bu yazıyı yazma ve yayımlama sebebim bile bir tür koruma hareketi. Biliyorum, ömrünü bu çabaya adayan pek çok insan var. Biz, o insanlarla birbirimize dayanak oluyoruz. 

Bu, 32’den 33’e geçişimde tuttuğum son sahâname; bir yol günlüğü, terapötik bir iç konuşma. Ülke atmosferindeki korkuyu, evden uzağa düşmeyi, yolu, festivali, dostluğu, çocukları, öğretmenliği, sevgi kotasını, yorgunluğu, kırgınlığı, etik mesafeyi, adaleti, sevginin büyüme biçimini, ilişkilerin bende bıraktığı izleri, taşıyabilme ölçümü ve yaptığım tercihleri yazdım. Hem kayıt tutuyorum hem de dönüşümümü bir laboratuvar titizliğiyle izliyorum. Kendime açık kalp, kimlik ve ruh operasyonu yapıyorum. Bu, kendimi keşfetmenin bir yolu. Otuz üç olacağım. Cennet yaşım, küçük tesbih yaşım. Bir yanım kredi çekip ev almak istiyor, bir yanım abimin mozaik pastasını. Bir yanım son günleri değerlendirmek için oryantel açıp oynamayı seçiyor, diğer yanım tefsir çalışmak istiyor. Böyle buyurdu kendini Efruze Esra, bu da bizim zerdüştlüğümüz. Hoşça bakın zâtınıza. Bir sonraki sahânamede size cennet yaşından haber vereceğim; bakalım yollar bize depresyon hakkı verecek mi? 

Son kuşları telef etmek zorunda değiliz. 
Kuşlara ihtimam gerek. 
Birbirimize de. 

Kendimden başka her şeyi takır takır yapıp kendime geldim. Evde olmanın nesini bu kadar sevdiğimi düşündüm. Sabaha kadar çalışabilme özgürlüğünü mü, yoksa kimseye görünmeden, ışığı kapatmadan, odamda alan kaplayabilme hakkını mı? Sofrada ailemle beraber olabilmeyi mi? Herkesin dünyada kapladığı alan başka, bunu yarıştırmayalım. Benim ritmim içeride yaparak dinleniyor. Yazıyı arka sekmede açık tutup başka işlerle uğraştım, bir şeyleri ayağa kaldırdım. Duygulardan bu kadar azade çalışabilmek iyi geldi. “İyi,” dedim, “Hayat güzel.” Sonra vücudum dayanmadı. Bir gün boyunca ağrı, kusma, ağrı, kusma… Nefes aldırmayan bir kabusun içine düştüm. İşte o an, seven bir elin hayalini hatırladım. Düşene kadar her şey yolunda. Ama düşünce, bir yerde sarılabilmeliyiz birbirimize. Sadece başımız okşansa, sırtımız sıvazlansa, ağrımız hafiflese bile yeter. Zaten benim de annemle babamın masajı yetişti imdadıma. Ufak bakım kitleri ve bunun yapısal mümkünlüğü..Evet bunu da toplum yararına çalışmalıyım diye not alıyorum. 

Yaşayacak kuşlar, bir şekilde yaşar, çünkü iyiler hep var. Belki bir iyi gider, iyiliği yeni öğrenmiş biri gelir yerine. O makam hiç boş kalmaz. Doğa dengesini bir şekilde korur. Ama insan… İnsana insan gerek. Onu seven, iyi olmasını isteyen bir insan. Belki burası etik mesafeyle olmuyor, belki buna nasip deniyor. Mevcut kusurlu zihinlerimizde koşullar her zaman birbirimizi sevmeye yetmiyor, bize bağışlayarak uğurlamak düşüyor. Etik mesafe diyerek, nasip diyerek… Bu süreçte konuştuğum insanlar, duyduklarım, öğrendiklerim bana bunu öğretti: İyi olmasını isteyemiyorsak, kötü olmasını da istemeyelim. Çünkü biz kötü insanlar değiliz. Sadece sevemedik birbirimizi. Ve bunu kabul etmek, en azından artık mümkün. 

Bugün Çarşamba. Bir haftadan sonra ilk kez kendimi dışarı çıkardım. Biraz yürüdüm, bakkala gittim. Yoğurt, soda aldım. Bir de kimseye çaktırmadan jelibon. Çünkü “Bazen hayatta kalmak dediğin şey, çok büyük laflardan değil abucurlardan destek almaktır.” dedi, 21 günlük yolu elli sayfa anlatarak hayatta kalan kız.  

3 Aralık 2025/Bursa.