Türkiye Kadar Bir Çiçek ve Sevmek – Ekim 2025 Seferi

15–23 dakika

                     

Sahanâme III

“Filozoflar lazım olduğu vakit neredesiniz?” Bu cümle, şu anda okumakta olduğum Miras (Vigdis Hjorth) kitabında karşıma çıktı. Karakterin bu haykırışı, 15 günlük son seferimi neden yazmak istediğimi açıklamak için en uygun cümle oldu. Kitabı kapatıp bilgisayarımı açtım.

İlk sahaname kaydımı Haziran ayında yazmıştım:
👉 Tüm Yeryüzünü Bir Saha Olarak Görmek – Nisan–Haziran 2025 Seferi.
O zaman üç ay olarak planladığım seferi iki ayda, hastalanıp dönerek tamamlamıştım. “Demek ki artık uzun yolculukların insanı değilim,” diye düşünmüştüm. Yaz boyunca Bursa–İstanbul–Fethiye arasında kısa kısa hareket ettiğim için, o döneme sefer demeye bile gerek görmemiştim.

Sonra Ağustos–Eylül için kendime bir aylık rota çizdim. “Artık bir ay bile gözümde büyüyor,” demiştim. O seferin dönüşünde de şu yazıyı kaleme aldım:
👉 Toplumsal Bağları Muhafaza Etmek – Ağustos–Eylül 2025 Saha Seferi

Bu kez sadece on günlüğüne çıkmayı planlamıştım ama sefer on beş gün sürdü. Ve bu on beş gün, beklediğimden çok daha uzun hissettirdi. Şimdi hem ölçüm hem değerim değişti. O yüzden yazıyorum. Bazen “Kim okur ki?” diye soruyorum kendime. Belki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bir gün birileri okur” diyerek tuttuğu günlükler gibi yazıyorum. Belki de kendi zihnimi toplamak, kendi kendimin filozofu olmak için. Ya da okuyacağını bildiğim birkaç kişi için. Çünkü anlatma ihtiyacımı gerçekten dinleyen insanlarla gidermek istiyorum; konuştuktan sonra kendimi çiğnemiş gibi hissetmemek için. Aslında en çok yaşadıklarımı anlamak için yazıyorum. Yolda topladıklarımı çözümlemeye çalışıyorum. “Saha” beni her defasında kendime getiriyor, bunun farkındayım. Bu seferi anlatmaya evden çıkmadan önceki geceden başlayacağım. Vardığım bu geceye kadar her şeyi hatırlamaya çalışacağım.

Yola çıkarken aklımda bir soru vardı: “Şefkatli politik özne nasıl olunur?” Barış Çemberi podcastimin 12. bölümü için hazır sandığım bir konuydu. Ancak bölüme yaklaştıkça konu benden uzaklaştı. Hayatımın en kırılgan dönemindeydim ve bunu fark ediyordum. Belki de bu yüzden, yola çıkarken mikrofonumu yanıma aldım; belki çekerim diye. Ama içimden bir ses, o bölümü doğuramayacağımı söylüyordu. Bu nedenle yol boyunca söze değil, yüzlere, gülüşlere ve yürüyüşlere odaklandım. Aklım hep sevmeye, şefkate ve yeryüzüne dair şeylerde dolaştı.

Bursa’daki Son Gece

Bursa’daki son gecemde, tavan arasındaki odamdan dünyaya bağlanıyordum yine. Çevrimiçi platformda Biz Yurttaşlar topluluğundan arkadaşlarla buluştuk. Bu topluluğun amacı, siyasete tabandan bir örgütlenme kazandırarak halktan yana bir kırılma yaratmak. O akşam buluşma konumuz Tepenin Ardı filmiydi, moderatör bendim. Çünkü yatay örgütlenme demek, birbirimiz arasında gerçek bir akış kurmak demek. Halk içinde yeni bir dayanışma dili kurmaya, insanların birbirini görmesine ve siyasi sorumluluktan kaçmamasına çalışıyoruz. Geçen yıl bu grupta olmazdım. “Sahada olmak, halk için bir şey yapmak” derken zaten en çok yapan biziz diye düşünürdüm. Ama 19 Mart sürecinden sonra, gözümden sakındığım çocukların da artık üniversiteli olup kolluk kuvvetlerinden şiddet görmesi beni kendime çevirdi. Ahlaki üstünlük kurmadan, tepeden rol dağıtan yerimden inmek istedim.

Siyaset üzerine konuşmak rahatsız edici olabiliyor; çünkü kirli, hesaplı yanlarını hepimiz biliyoruz. Ama orayı doldurması gereken vicdanlı insanlar geri durdukça o alan hiç temizlenmeyecek. O yüzden, tüm karmaşasına rağmen denemeyi cesur ve anlamlı buluyorum.

Film buluşması öncesinde uzun uzun hazırlandım. Tepenin Ardı üzerine çok düşündüm. Barış üzerine konuşurken fark ettim ki hepimiz “öteki” meselesinde hâlâ ortak bir dil arıyoruz. Kimi doğru şeyler söylüyor ama uygulamada yine selamı esirgiyor. Saha, bu farkları çıplak biçimde gösteriyor. Feminist etiketi taşıyan birinin fail aklayıcı olmasına, barış diyen birinin ırk üstünlüğü savunmasına şaşırmamayı orada öğreniyorsun. Açık olanlarla birbirimizi zorluyoruz, konuşuyoruz, dönüşüyoruz.

Emin Alper’le gurur duyuyorum. Tepenin Ardı gibi bir film ancak bu toprakların çocukları tarafından anlatılabilirdi. Daha “yumuşak” bir ülkede yaşasaydık, belki böyle eserler çıkmazdı. Ama bu ülkenin güzel insanları, kendilerine verilen utançlardan muazzam imgeler yarattılar. Biz o imgeleri tüketirken sadece anlamamalı, dönüşmeliyiz.

Buluşmada kendimi biraz fazla kaptırdım; hem zamanı yetiştirmek hem de her şeyi aktarmak istedim. İkisini birden yapmaya çalışınca olmuyor — biliyorum. Çömlek Çocuk hikayesi gibi oluyor. (Bu hikayeyi Barış Çemberi’nin 10. bölümünde anlatmıştım.) Doymayan çömlek çocuk gibi.

Yine de vermek istediğim ana düşünce geçti: Tepenin ardına değil, önüne bakalım.
Doğal akışta suçlu tayin ettiğimizin farkında mıyız? Birileri bizden daha kolay “öteki” yaratıyor olabilir ama biz ne kadar tarafsızız? Yargısız olmak mümkün mü?

Bursa’dan İstanbul’a, TT’nin Şehir Defteri

Evden çıktım, ağlamaklıydım. İlk defa küçük bir çanta hazırlamıştım ama tam çıkarken yırtık olduğunu fark ettim. Eşyalarımı bez bir torbaya koydum. Onunla çıkmak tuhaf bir eziklik hissettirdi. Ezik de olabiliyorum, ama sevmiyorum. Yine de gecikmemek için erkenden yola çıktım. Zaten geç kalma kaygısını kaldıramayacağımı bildiğimden, varış saatimden iki saat sonrasına randevu koymuştum. Kendimi kaygıdan öldürmek yerine erken varıyorum; bu illa kötü bir şey mi? Belki de “birinin hakkına girmemeliyim” diye düşünmek gizli bir ego. Her şeye kibir diyoruz artık; o yüzden iyi hissetmeyi bile beceremiyoruz. Ama bazı yamukluklar kimseye zarar vermiyorsa, kalsınlar. Ben de “kimseyim” — bunu yeni yeni idrak ediyorum.

Tuğçe, radyodan arkadaşım. Bu tanımı seviyorum. Onu Günaydın Antakya’dan takip ediyordum. Sonra ortak arkadaşımız Kaan bizi tanıştırmak istedi, biraz da emrivakiyle. Yeni insan tanımakta isteksizimdir; çünkü ilişkilere çok duygusal emek veririm. Mesafede kalmak bazen en güvenli alanım olur. Ama o dönem Kaan’ın ısrarı, benim kendi katılıklarımı yumuşatma çabamla çakıştı ve böylece tanıştık.

Zamanla birbirimizin podcastlerini dinleyerek bir yakınlık kurduk. Tanışıklığın gurur, övgü ve sıcaklık arasında bir şey olduğunu o zaman anladım. Yazarken düşünüyorum: Tuğçe’yi daha önce yüz yüze hiç görmemiş miydim? Sadece kısa bir masa paylaşımı olmuştu. Ama ilk kez, gerçekten bize ait bir zaman, radyo kaydı için buluştuğumuzda yaşandı. Fizikötesi yakınlıklara alışkınım; görmeden görmeye, dokunmadan sarılmaya. Ama yine de şaşırttı beni, hiç konuşmadan bu kadar güvenli bir alan kurabilmek. Son günlerde sevmek, sevilmek, beğenilmek birbirine karışıyor bende. Aldatılma hissiyle baş edemiyor, mesafeyi çoğaltma ihtiyacı duyuyorum. Yine de çoğu zaman kalbimle hareket ederim; aklım geç gelir. Ama artık “akıllı olmam gereken yaşlarda mıyım?” diye sormaya başladım. Belki de bu yolculuk biraz da bunun arayışı.

Tuğçe bana oyundan, sahadan, Anadolu’dan sorular sordu. Dilim dönmediğini hissettim ama cevapladım. Sonra kaydı dinlerken ne kadar hata yaptığımı fark ettim. Yine de kızmadım kendime; kusur hakkı vardır. Ama duygularımın sesime bu kadar hükmetmesine içerledim. Çünkü benim tek dışavurum alanım kelimeler. Onlar tıkanınca ben nereye sığayım?

Ona en sevdiğim üç şiirden kesitler okudum: Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Anadolu, Türkiye Kadar Bir Çiçek. Bu üçü benim kimliğim gibi. Bir de İbrahim var tabii; kırılınca hep onu anarım: “Benim gönlümü put yapıp kıranlar kim?” Yine de kendimden çok bütünü önemserim.

*Bölümü şuradan dinleyebilirsiniz: https://open.spotify.com/episode/4JNsUwdJHRfE3g4L7h1OUz?si=wXXh3cbiR_qLFTZn71rw-Q

 Kayıt öncesi ve sonrası bir bütündü. Özel alana girdik, hatta en son lisede yaptığım bir şeyi onunla yaptım — küçük bir suç ortağı gibiydik. Kırılgandım, yola da kırık çıkmıştım. Yakın zamanda bir arkadaşım hayal kırıklığı yaşatmış, bir başkasının sevme biçiminde zemini ve kolanları kolayca ihmal edilmiş bir yapı görmek beni sarsmıştı. O yüzden Tuğçe’yle buluşmadan önce konuşmak bile istemiyordum. Ama o güvenli bir alan açtı. En korktuğum şey, dengesiz bir “boca” halidir. Ya ben kendimi ona boca edersem, ya o bana… Ama öyle olmadı.

Kayıt bitince kendimi dostumun yanına attım. Hiç haber vermeden. Çok az kişiye böyle giderim. “Geleyim mi?” dedim. “Ne olur gel,” dedi. O “gelme” de diyebilirdi.

O gece düşündüm: Sevgililer birbirinin ellerini tanır ya, biz birbirimizi yüreklerimizden tanıyoruz. Eşlik ettik, yüreğimize sığmayan şeylere, anlamsız acılara, düzgün biri olmaya çalışırken saçmalıklarla karşılaşmanın yorgunluğuna.

Sabah o işe giderken sesini duydum, ben biraz daha uyudum. Öğlen işyerine uğradım, birlikte vakit geçirdik. Ayrılmak istemedik ama benim havalimanına gitmem gerekiyordu. Yola çıktım. Uzun bir vapura bindim. Yol boyunca “Eylülzede” dinledim. Gerçekten de zedelenmişiz. Ne gönlümüz put sanılıp kırılmaya dayanıyor, ne de sevme isteğimiz azalmış. Belki de içimdeki birini, o sevebilen yanımı, sessizce yasını tutuyordum.

Sabiha Gökçen’den Fethiye’ye, Yorgunluğun Etiği

Havaalanına yine saatler önce geldim. Bir köşeye yerleştim, bilgisayarımı açtım. OÇA’nın “Herkes İçin Saha Okulu” nun ilk dersini verecektim: Temel Hassasiyetler. Oyun Çalışmaları (OÇA) on yılı geride bıraktı. Bu on yılda sahayı, sahanın nasıl anlatılacağını ve dayanışmanın nasıl kurulacağını öğrendik. Başlarda hep parça parça biliyorduk, sonra üç yıl önce bu parçaları bir araya getirmek için “Herkes İçin Saha Okulu”nu kurduk. Artık sahaya katılmak isteyen herkes önce bu dokuz haftalık eğitimi tamamlıyor. Her eğitmen hem teoriden hem sahadan geliyor. Hepsi gönüllü.

İlk üç dersi ben veriyorum ama artık devretmek istiyorum. Devretmediğim her şey beni “koltuğuna tutunan dinozor” gibi hissettiriyor. Gerçi dinozorların da bir suçu yok; onlar dünyaya bile tutunmamışlar. İnsanların tam da insan olmasından kaynaklanan kötü yanlarını hayvanlar üzerinden tanımlamayı bırakmalıyız.

Konumuz, hassasiyetler katı kurallar değildir; kişiye, alana, zamana göre değişir. Donuk kurallara değil, anlamaya ve gözetmeye tutunmalıyız. Ama temel hakları da kişisel ahlakımıza göre eğip bükemeyiz. Herkesi gözeten etik bir çerçevede düşünmeliyiz. Ders iki buçuk saat sürdü. Yanımdaki yolcuların da beni dinlediğini fark ettim. Küçük bir topluluk olduk. Ders sonunda teşekkür ettim, dersi özetleyen video anlatım paylaştım. Ama paylaşımı üstlenen arkadaşım “Bu kadar yorgun halini yayınlamak istemiyorum,” dedi. Oysa videoda tam da yorgunluk ve kırılganlıktan söz ediyordum. Gülümsedim ve “Seni sevenin seni sevmesine izin ver” dedim kendime.

Uçakta yanımdaki genç iki kez başını omzuma düşürdü. Uyandırdım ama yorgunluğuna ve yalnızlığına üzüldüm. Belki tercihi oydu. Zaten hepimiz biraz tercihlerimizin sonucuyuz. Bazı zedelenmelerde payımız var. Artık şikâyet etmiyorum; hüzün olarak geçiyor içimden.

Gece 03.30’da indim. Arkadaşım almaya gelmişti. Gelmeseydi yürürdüm. Ama geldi, çünkü gözetebiliyor. Marifet kendinde. İnsan, etrafının kimlerle çevrili olduğunu yolda daha iyi anlıyor.

Sabah, fahri yeğenlerim okula giderken uyanırım sanıyordum ama o kadar yorgundum ki kalkamadım. Birini uğurladım, diğerini almaya zar zor yetiştim. Kısa vaktimizi dolu geçirdik: birlikte yemek yaptık, birikmiş hikâyeler anlattık, barbielerle evcilik oynadık. Ertesi gün sahaya çıktım. İmkan buldukça ziyaret ettiğim bir öğrenci grubuna gittim. Arkadaşım Şahmaran anlatmamı istemişti ama dinleyicim çocuklardı; onun yerine birlikte yaşama etiği, temel haklar, ilişkilenme biçimleri üzerine konuştuk. Dikkatle dinlediler, katıldılar. Barış çalışmalarının kurucularından, o gün doğum günü olan Johan Galtung’dan bahsettim. Ertesi gün ölüm yıldönümü olan Sadako’nun hikayesini anlattım. Bir grupla kalp yaptık, bir grupla barış kuşu. Ahmet Arif’in “Anadolu”sunu ve “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek” şiirini okudum. Hepsinde bir örüntü kurdum. Çünkü bu çocuklar iyi dinliyor; iyi bir anlatıyı hak ediyorlar.

İyiye dair tohum tekrar tekrar ekilmeli. İnsan birden büyümez. Kötü ya da duyarsız da birden olmaz. Biz, bize ekilen tohumlarla yaşarız. Emek verilen tohum filizlenir, ağaca döner. Ağaçlar bile ağaç olduktan sonra korunuyorsa, korunması gerekiyorsa, biz birbirimize — sevgiden, barıştan yana olana — neden sahip çıkmayalım? Basit şeylere odaklandım bu çalışmalarda, “Çöpü yere atarsan, biri toplar. O birinin hakkı var.” Görünmez emeği görünür kılmadıkça gelişemeyiz.

O gün yine siyasi davalarda haksız tutuklamalar oldu. Üzüldüm. Birinin çocuğu var, biri hasta, biri sadece doğru bildiğini savundu. Kim bilir bilmediklerimiz arasında ne güzel insanlar var. Koca bir “offf” çektim. Ne zamana kadar bu günlükler böyle döşenecek, güzel ülkem? Ne zamana kadar?

Sonra içime döndüm. İki kişinin sevgisizliği bile can yakarken, bir ülkenin sevgisizliği nasıl taşınır? “Bu kadar kötülük varken sen niye veda edecek kadar sevemedin?”  Dünya kötü; biz paratoner olmak için fazla iyi olmaya çalışıyoruz. O yüzden ara ilişkilerde afallıyoruz.

Sevdiğim bir çiftin bebeklerinin ilk adımına denk geldim. Ne büyük bir şeydi o — minicik bir adım ama koca bir cesaret. Bir topu kavrayışını izledim; her şeyi çabayla öğreniyor. Her şey böyle öğreniliyor zaten: deneye deneye.

O bebek büyüyecek. Ona bakarken hep düşünüyorum: Dünyayı ondan, onu dünyadan nasıl koruyacağız? İyi bir insan olmak, iyi bir insan yetiştirmek ne kadar zor. Övünemeyeceğin kadar kırılgan bir şey bu. Güvercinin tedirginliğiyle kendi iyiliğimizi koruyoruz. Bir bebekten, bir barış ışığı doğuyor. Onu bir an bile bırakamayız. Çünkü barış da, iyilik de çok kırılgan.

Aydın’da Farklı Sofralar

Yolda uyudum mu, ne yaptım bilmiyorum. Tek hatırladığım, kendimi farkına varmadan reelslerde gezinirken ya da aynı şarkıyı defalarca dinlerken bulmam. Bu hâlleri sevmiyorum; çünkü zihnimin uyuşmasına değil, kavramasına ihtiyacım var. Ama belki de insan bazen sadece “niteliksiz vakit”tir, bunu da kabullenmek gerekir.

Aydın’a yolculuğumun sebebi bir düğündü. Davetin sahibi, “kız kardeşim” gibi hissettiğim biriydi, o benim incir ve zeytin güzelim. Onunla Anlamlı Öteki’de Zoom üzerinden tanışmış, sonra süreci birlikte yürütmüştük. Kınaya da en erken gidendim. Bu metin zaten yeterince ifşa ediyor “erken gitme alışkanlığımı.” Belki de anormallik değil bu; herkesin ritmi farklı.

Kınada bu kez sadece seyirciydim. Normalde sahnede olmayı severim ama orada o kadar güzel bir gençlik enerjisi vardı ki, sadece izlemek istedim. Saçlarındaki parlaklığı, savruk neşelerini, pırlanta gibi ışıldayışlarını izledim. Kıskanmadım; sadece yüzümde gençlik parıltısının azaldığını, yerini olgunluk ve sorumluluğun aldığını hissettim. Biraz hüzün, biraz güzellik. Hikâyeleri hep güzellikle devam etsin diye içimden dua ettim.

O gece nedimelerden birinde kaldım. Annesi ile sohbet ettik, güzelce ağırlandım. Ertesi sabah düğün evine gittik. Orada 90 yaşını geçmiş bir kadınla tanıştım; Gemlik’ten otobüsle gelmişti. “Biz Gemlikli olduk artık,” dedi, “orada doğmadık ama oraya gömülmeye başladık.” Belki de biz, doğduğumuz yere değil, gömüleceğimiz yere aitiz. Göç edenlere hep sorarım: “Nereye gömülüyorsunuz?” Aitliğin sınırı bazen toprağın altındadır.

Düğün çok güzeldi. Herkes karmaydı, herkes oynadı. Bu hâli seviyorum. Katı kuralların ve ahlaki üstünlük iddialarının arasında, esnek ve neşeli olabilmek bir direniş biçimi gibi geliyor bana. Birlikte oynamak, şefkati artırıyor.

Aydın’da sevdiğim bir ailenin evine de uğradım. Evin bir kızı, üçü yavru beş köpeğiyle dolu bir hayatları var. Bursa tahinli pidesiyle övünür ama Aydın’daki pide benim için bambaşka. Önceki sefer sevdiğimi hatırlamışlar, bu kez ben gelmeden sipariş etmişler. Hem düşünceli hem atiklerdi. İmrendim. Her güzel şeyi hayatıma geçiremiyorum ama şahitlik etmek de yeter bazen. Güzeli taklit edemesek de, varlığını kabul etmek bile insanı törpülüyor.

Evin babası atış sporunda lisanslıymış. Şefkatli ve sevecen bir baba, “Silah neden?” diye sordum. “Avcılık yapmamak için,” dedi. İstediğim cevap tam da buydu. Keşke herkes içindeki dürtüleri sanatla, sporla, zararsız biçimlerde dışa vurabilse.

Anne ve baba ikisi de doktor. Köy doktorluğu anılarını dinlemek çok kıymetliydi. Gençlerden bahsederken ben “yandaş” dedim, o da “yandaş da bizim çocuğumuz,” diye yanıtladı. İşte benim hayalimdeki Aydın portresi bu: halkı halk gözüyle gören, sevgiden bakan bir aydın.

Bazıları bu yaklaşımı “üstenci” bulabilir ama ben öyle görmüyorum. Kimi daha çok verebilir, kimi daha çok alabilir; mesele eşitsizlik değil, adalet. Temel haklarda eşitiz ama kabiliyetlerde farklıyız. Mesele, bu farkı reva görmemekte.

Aydın’da sinemaya gitmek istedik, “O da Bir Şey mi?” filmine. Söke’yle bir bağı vardı ama vizyonda yoktu. Kültür-sanat İstanbul, Ankara, Bursa dışına pek yayılmıyor. Biz de evin güzeliyle Karayip Korsanları’nı izledik — kaçıncı kez olduğunu hatırlamıyorum.

Film bitince düşündüm: “Ben nerede duruyorum? İki uç arasında, ortada durma hakkımız var mı?” Farklı hayatları, kültürleri kendi sofralarından tanıdıkça hiçbirini bütünüyle tercih edemiyorum. Sevgide ve şefkatte ortaklıkları görüyorum. Radikal tarafgir olanlara hep şunu demek istiyorum: “Bir gün düşmanının sofrasına otur. Belki orada kendi ilahını görürsün.”

Trenle İzmir’e

Aydın’dan İzmir’e trenle geçtim. Yavaş tren iyileştiriyor beni; gözümü yola diktim, toparlandım. Tren gerçekten bir nimet.

İzmir’de, tanışmak istediğini söyleyen biriyle buluştuk. Vaktimiz azdı; yemek yedik, birlikte namaz kıldık, sonra ayrıldık. “Böyle şeyleri konuşacağımızı düşünmüş müydün?” diye sordu. “Hiç,” dedim. Ön beklentim yoktu. Niyetten şüphe etmeyince bilinmez germiyor.

Otogara geldim, içeride bir köşede biri yatıyor, bağırıyordu: “Bana dokunmayın!” Görünürde kimse dokunmuyordu ama etrafındakiler onun huzurunu kaçırıyordu. Uzun süre sessizce yanında durdum. Zoom saatim gelince 1001’i açtım — Dostoyevski’nin İnsancıklarını konuşuyorduk. Sohbet fakirlik, ihtiyaç ve ilgi biçimleri üzerine döndü. Benim aklım hâlâ Aydın’da okuduğum metinde, “Şefkatli politik özne nasıl olunur?” sorusundaydı. Korkum hep aynı: Şefkatli davranınca sömürülmek. Bazen iyilik, bir başkasının kötülüğüne dönüşüyor. Peki manipüle etmeyen, ezmeyen, kandırmayan bir dil nasıl kurulabilir?

Otobüsle Trakya’ya (Yunanistan Sınırı)

Gece otobüsüm hareket etti. Trakya yönüne gidiyorduk. Arka sırada uzandım ama soğuktu, tam uyuyamadım. Meğer ineceğim yeri geçmişiz; beş yolcuyduk, muavin uyuduğumu fark etmemiş. “Beyefendi, sabah olmamış, yolcu uyuyor olabilir, muavin hatırlatmalıydı.” dedim. Gülüp araca binip gittiler. Nezaketi bozmadan usulü hatırlatmıştım, çingar çıkartsaydım eğilip bükülüp özür diler hatta otobüsümü ayarlarlardı..Arkalarından bakakaldım 350 lira verip başka bir otobüse bindim, dört saat gecikmeyle vardım.Şefkatli politik özne üzerine düşüne düşüne…Yeni şoför beni hemen sahiplendi, kolaylık gösterdi. Dengeyi insan mı getiriyor, şans mı, bilmiyorum. Çok yorgundum. Dinledim, yürüdük, sessizce göl kenarına oturduk. Şehir biraz terk edilmiş gibiydi; tatil yerine yakın ama gelişmemiş. Varoluşsal sıkıntıların mekânı gibiydi, bir film sahnesi gibi.

Saha Okulu’nun ikinci dersini verdim: Sahada Kalmayı Kolaylaştıran Yöntemler. Konu basitti ama uygulaması yıllar alır: esneklik, dayanıklılık, kusur hakkı, dayanışma. “Bu kasları tek başınıza değil, ekip içinde geliştirin,” dedim.

Ertesi gün öğrencilerle buluştum, onlara Şahmaran anlattım. Ustam “Şahmaran” derdi, ben de alışmak için öyle söyledim. Ukala bir yanım vardır ama sevmek eğilmeyi gerektiriyorsa eğilirim — yeter ki o eğilme şefkatten gelsin. Çocuklar pür dikkat dinlediler.

Arkadaşım “kendini fazla açmıyorsun artık.” dedi. “Kontrollüyüm,” dedim. Belki de ölmemeye çalışıyoruz, ama çok belli oluyor. Yoldayız. Sınırlar hep yanı başımızda, insan kaçakçılığı, batan botlar. Sınırlar, çitler, örgüler… Her şey kırılgan. İnsanlık da öyle.

İstanbul’a Geliş — Saha ve Birbirimiz İçin Olabildiklerimiz

Selamsız… Özlemişim. Akışa müdahale etmedim; sadece kaptanlara destek olmak için ufak bir dahilim oldu. “Sizi seviyorum çocuklar,” dedim içimden.

Kaptanlardan birinin doğum günüydü. İmamımız 19 yaşında. Maskesini aldık. Hepsi genç, birbirini önemsiyor. Bu canlılık içimi ferahlattı. Hâlâ birbirini önemseyerek büyüyen bir kültür var; insan buna şükrediyor. Severek daha güzel olacağız.

Yola çıktım. Kırılganlığım yine en ufak şeyde yüzeye vurdu, göğsümden ağzıma kadar geldi. “Sakin ol,” dedim kendime.

Firuş’un doğum günüydü. Annesinin karnına düşmeden evvel beklediğimiz bir bebek bir yaşına girdi. Kadınlar toplandık; çoğu ilk kez yüz yüze geliyordu ama sanki hep oradaydık. Çünkü bizi bir araya getiren şey bir kitap, bir niyet, bir bağdı.

Oradan Hikâye Anlatıcılığı Eğitimine geçtim. Geç kalma ihtimali beni tedirgin etti ama zamanında vardım. İstanbul’da az kaldığım için, bu tür paylaşım alanlarında nitelikli birliktelikler kurmaya, sevdiklerimi görmeye özen gösteriyorum. Biraz yorgunum ya bir de son zamanlarda “Ya artık aktaramazsam?” diye korkuyorum. Aldığımı aktarmak bana borç gibi geliyor.

Sekiz katılımcı, iki yardımcıyla güzel bir aktarım yaşadık. Yorgunluğum anlatımıma da yansımış olabilir ama ister istemez bir şey geçiyor insandan. Sonrasında “memnun kaldık” dediler. “Nasip,” dedim.

Geceyi uzun süredir göremediğim bir dostumda geçirdim. Epey yokuş çıktım. Uzun uzun konuşamasak da aynı çatı altında uyumak, bir çay içmek, hâl hatır sormak iyi geldi. Onu görmeyeli altı ay olmuştu belki, ama böyle şeyleri saymam.

Bir önceki seferde kalbim sıkıştığında bana “nasılsın?” diye yazmıştı. Bu soruyu genelde sevmem ama o zaman anlatmıştım hâlimi. Bana, içinde bulunduğum durumu çözümleyebileceğim bir teori anlatmıştı. “İşte bu,” dedim içimden.

Ona beni sevebildiği için teşekkür ettim. “Seni sevmek çok kolay ki,” dedi.
“Hayır,” dedim. “Beni kolayca sevebilmen, senin kendine yaptığın bir yatırımdan. Bu yüzden teşekkür ederim.” Sevilmediğinle yüzleşmek ağır. Herkes herkesi sevecek diye bir şey yok. Ama biri seni sevdiğini iddia ederken aslında sevmediğini fark etmek… Bu da bir tür şiddet. “Ben elmayı seviyorum,” diyebilirim ama elma beni sevmek zorunda değil. Yine de her gün yanı başımda durup bana “sevilmeye layık değil misin?” diye tokat atmak zorunda da değil.
Bazen “biz birbirimizi sevemedik” diyebilmek gerek.

Bunları düşünürken Barış Çemberi’nin bir bölümünü hatırladım: Çatışmadan kaçmadan çözmek. Zihnimde bir sürü ses var; kötü biri olmak istemiyorum. Kendime de başkasına da zulmetmemek, şiddet üretmemek istiyorum. Bazen çözüm, şiddeti fark etmekle başlıyor. Bir bölümde diyordum ya: “Ya fail, sevdiğiniz kişiyse?”

İnsanın zihninin çarpıtmadığına emin olması çok zor. Bu yüzden uzun zaman bekliyorum, farklı yerlerde nefes alıyorum, pozitif hamlelerle çözmeye çalışıyorum. Bazen neredeyse “beni sevebil diye yalvarıyorum.” Ama sonra biri geliyor, öyle kolay seviyor ki… “Demek ki yeri bu,” diyorsun. Onun kendine verdiği emek, seni kolayca sevebilmesini sağlıyor. Eğer biri seni sevmekte zorlanıyorsa, belki denk gelmiyorsunuzdur.

Tintin’de çocuk merkezli yaratıcı drama atölyem vardı. Beş kişilik küçük bir grupla yaptık. Pezzettino kitabından yola çıktık: “Ben kimin parçasıyım, ben nasıl bir parçayım?”
Benim çalışmamın adı Esrottino’ydu. Çalışma bana da konuştu: “Sevmediğin şeyin içine bu kadar hükmetmesine izin verme.” dedi.

Vapura bindik. Üç gündür her yere gelen, büyümesine eşlik ettiğim kız çocuğum yanımdaydı. Geceleri ayrılıyor, gündüz atölyelerde buluşuyorduk. Ayaklarımızı uzattık, bir saatlik vapurun tadını çıkardık. Onun beni sevmesi kolay olmuş muydu? Yıllarımı vermiştim; sarıldığımız yerlerden tanırdık birbirimizi. Bağ ucuz değil, kolay da değil. Ama seviliyorsa kuruluyor.

Yola çıktığım ilk gece, evine gülümseyerek gittiğim dostumla Sevgili Arsız Ölüm oyununa gittik. O gece Bursa’ya dönmek istiyordum ama onu seven yanım kalmak istedi. Gitsem ısrar etmezdi; kalınca mutlu oldu. Nezahat Erdem olağanüstü bir oyuncu. Sahnede hikâyeyi karakterin diliyle anlattı. Pür dikkat dinlettiren şey neydi? Bu bir oyun olduğu için mi, yoksa hepimizin hikâyesi olduğu için mi? Gerçek hayatta biri böyle konuşsa, bir buçuk saat dinler miydik? Türkçesindeki aksan hikayesindeki kırıklık o kadar dinlenmeye değer görülür müydü…

Sabah uyandım, hayatın benden farklı döneminde olan bir kadınla toplantı yaptım. Tek faydası dayanışma olan bir alandı. Sonra resmi bir işi hallettim. Üzerime yorgunluk çöktü, tekrar yatağa girdim. Kendimi toparlayıp yola vurdum. Dura dura eve geldim.

Evde olmak güzeldi ama sadece iki gecem vardı. Ne aileme doyabilir, ne annem saçlarımı tarayabilir, ne hastalanıp iyileşebilirdim. Hafifçe dağıldım; hepsinden biraz yaptım.
Saha Okulu’nun üçüncü dersini verdim: Nitelikli İçerik Üretmek ve Etkili Süreç Yürütmek. “İnsan kırılgandır,” dedim. “Bazen en iyisini yapamaz. Nitelik, bunu da kabul edebilmektir.”
Nitelik öğrenmek, süreci yürütmek ise anlaşmaktır. Ama bazen hiçbir şey olmaz. Olmadı diye kendinizi paralamayın. Sürekli kendimizin mükemmel olduğuna ikna etmemiz gereken birileri yok karşımızda, olmamalı, nitelik onay ihtiyacından da vazgeçebilmektir.

Bir şeyler yaptım yine de evde. Miras kitabını bitirdim, harikaydı. Zor konulardan imgeler yaratabilmelerine imrendim. “Belki de tavan arasına saklanıp kurmaca mı yazmalı?” dedim. Ama barışı, sevgiyi tek tek yaşamayı denemekten kaçmaya kendimi ikna edemezdim..
Bilemedim. Bu metni de demlemeye fırsat bulamadım.

Türkiye kadar bir çiçek bu ülke, şiirdeki gibi çeşit çeşit. Kimisini koynuna al, kimisi için duvardan atla. Hem bela hem kara sevda. Ama çiçek ya… koparma, kokla.

Sevmek de böyle. Seversen, gösterme yolları değişir. Benim hiç bilmediğim dillerde kendini gösterir. Eyvallah. Ama seversen öldürmezsin. Seversen incitmezsin. Sakınırsın, çünkü onun canının yanmasına kıyamazsın. İşte bu değişmez. Herkes öldürmez sevdiğini. Seven, sevdiğine zarar verecek bir yanını öldürür en fazla. “Şefkatli Politik Özne Olmak” bölümünü hâlâ çekmedim. Cevabı da bulamadım. Ama acele bir cevap borcum yok kimseye. Ben kendimi barış yapmaya çalışıyorum. Güvercin tedirginliğinde koruyorum içimdeki sevebilme tohumunu. Belki bir ömür bu eşikte kalırım. Bu da bir çiçek.

Bu Yoldan Çıkardıklarım

  • Zihnimin uyuşmasına değil, kavramasına ihtiyacım var.
  • Ama bazen uyuşur, uyuşurum; bunu da kabullenmek gerekir.
  • Ait olduğun yer, doğduğun değil gömülmeyi seçtiğin yerdir.
  • Şefkat, birlikte oynamaktan öğrenilir.
  • Güzeli taklit edemesek de, varlığını kabul etmek bile insanı inceltir.
  • Herkes aynı değil; mesele eşit olmak değil, adil kalmak.
  • Tren nimettir: yavaşlık iyileştirir.
  • Şefkatli olmanın şefkatli gibi görülmeyen yanı sömürülmeye müsaade etmemektir.
  • Sınırları görmek, insan kırılganlığını anlamaktır.
  • Birlikte büyüyen güzel bir kültür hâlâ mümkün.
  • “Biz birbirimizi sevemedik” diyebilmek de bir olgunluk.
  • Şiddeti fark etmek, çözümün ilk adımıdır.
  • Bazı sevgiler kolaydır; çünkü biri kendini kolaylaştırmıştır.
  • Sevmek, incitmemekle başlar.
  • Seven, sevdiğine değil; kendindeki zarar verici yanına kıyar.
  • Bazen cevap bulmak değil, soruyu yaşamak gerekir.
  • Güvercin tedirginliğinde de olsa, içindeki sevebilme tohumunu koru.

06.11.2025/Bursa

Efruze Esra Alptekin